Telefon acı acı çalıyordu. Arayan tabi ki de abimdi. Zaten çıkmıycak olan bir bursun başvurusu için gideceğim Türkiye’den dönüş için direk uçuş bulamadığını, altı saatliğine de olsa Atina’yı görmek isteyip istemediğimi soruyordu. Kendisine Atina’yı görmek istediğimi, mamafih altı saatin Atina gibi bir şehri görmek için yeterli bir süre olmayacağını gerekçeleriyle açıkladım. Havaalanı – şehir merkezi arasında gidiş geliş, Check-in ve güvenlik kontrolü gibi faktörler de devreye girince elimde iki ila ikibuçuk saat gibi bir süre kalacak idi. Her ihtimale karşı kendisine bileti almasını salık verip telefonu kapattım. Hiç olmazsa o kadar süre havaalanında bekler idim. Havaalanında beklemek (bkz. Catalunya dönüşü) alışık olmadığım bir deneyim değildi ve o an idrak edememiş olsam da bekleme işine alışmam gerekmekteydi.
Gel zaman git zaman dönüş günü geldi çattı. Bu sırada Kader ağlarını örüyordu vefakat ben Kader diye birini tanımıyordum. Dönüşümden bir gün önce aldığım “İzlanda’da yanardağ patlamış, bütün Avrupa uçuşları iptal olmuş” haberine inanmakta zorlansam da Atatürk Havaalanı Dış Hatlar terminalindeki durum pek iç açıcı değildi. Neredeyse bütün orta ve kuzey Avrupa şehirlerine olan uçuşlar iptal edilmişti. Milano’nun da böyle saçma sapan bi durumu vardı. Herkesin “tatil, ooh, güneş, kebap, yan-gel-yat” anahtar kelimeleriyle hatırladığı İtalya’nın Milano kenti tabiri caiz ise taa ebesinin şeyindeydi ve bu durum kışın kıçımızın donması için yeterli coğrafi koşulları bir hayli sağlıyordu. Hele bi Atina’ya gidiyim de belki akşama doğru yanardağ patlamayı durdurur evime giderim diye içimden geçirip Olympic Air’in Airbus A320’sine atladım. Turkish’in suratsız gıcık tiplerine en az on basan tatlı, güzel hosteslerimizin güleryüzlü servislerinden sonra komşunun başkentine ayak bastım. Eleftherios Venizelos havaalanında da durum hiç hoş değildi. İnsanlar Information Desk’e ulaşmak için birbirini eziyor, yan tarafta annesini bekleyen küçük bir çocuk polis memurunun üstüne kusuyordu. Information Desk’e ulaştığımda ingilizce bilmeyen, ingilizce bilmediğini de bilen lakin ingilizce bişeyler anlatmaya çalışan teyze Milano uçağının uçup uçmayacağı hakkında bir bilgisinin olmadığını, iyisi mi akşama gelip kontrol etmemi öğütledi. Akşama da uçmazsa ne olacak diye sorduğumda ise “bakarız sen şimdi git altıda gel” diye beni başından savdı. Çantamı sırtıma vurup Atina metrosuna bindim. Krizden beyinleri allak bullak olmuş Yunanlar kırk dakikalık yola 6 € para alacak kadar aç gözlü, turnike, kontrolör veyahut herhangi bir sistemle bu bileti kontrol edemeyecek kadar da tembel olmuşlardı. Bu sırada benim de sürekli “di’li geçmiş zaman”da konuşmam içimi baymıştı.
Atina’nın üç tane metro hattı var. Bunlar ikişerden üç yerde kesişmekte. Doğru düzgün matematik bilgisine sahip olmayan bir insan evladının bu cümleden hiçbirşey anlamayacağını da biliyorum ama yazmadan duramadım. “Madem bu metrolar bu üçgende kesişiyo o zaman şehir merkezi de burasıdır heralde” diye düşünerek Syntagma istasyonunda indim. Kendimi de oldukça takdir ettim ki doğru yerde inmiş idim. Bir tarafta koca bir meydan ve devamında dükkanların bulunduğu bir cadde, merdivenlerle çıkılan öbür tarafta da sarı (daha sonra televizyonda insanların taşlarla sopalarla saldırdığını görünce parlamento binası olduğunu anlayacağım) heybetli bir bina vardı. Uçağa binmeden babam “on onbeş tane simit al Atina’da yersin” dediğinde “ya naapçam simidi gider Atina’nın yemeği neyse ondan yerim” demiştim. Tam metro istasyonundan dışarı çıktığım anda simidin meğersem Atina’lıların da meşhur yemeği olduğunu idrak ettim. Atina aynı anda hem İstanbul’a hem İzmir’e benzeme gibi garip bi özelliğe sahip. Havası ve insanları İzmir’i andırırken her köşebaşında malak gibi yatan köpekleri ve çıplak ayakla mendil satan çocuklarıyla insan kendini bir anda İstanbul’da bulabiliyor. Atina’nın kızları güzel. Çok güzel. Yani İzmir’liler hiç havalanmasın bu saatten sonra. Atina’yı gördükten sonra alayınız fıs yani. Bunların dedeleri Akropolis diye bişey yapmışlar. Böyle tepede, sapa biyer; kuşun uçmadığı, kervanın geçmediği. Hiç de çıkmaya uğraşmadım. Madem iki saatliğine geldim bi Frappé içiyim dedim. İşlek yerde oturana geçirme muhabbeti meğersem Atina’da da varmış. Açlıktan ağızları kokuyo ama Frappé 3,40 €.
“Ben böyle şey görmedim!”
Hıncal ULUÇ – Sabah
Akşamına havaalanına tekrar gittiğimde ise Milano dahil nerdeyse tüm uçuşlar iptal edilmişti. Teyze’ye “şimdi naapçaz” diye sorduğumda “istersen yarın sabah dene olmadı seni Roma uçuşuna veririz” diyip gene beni yolladı. Nasıl olsa kontrol olmıycak diye aynı bileti makinaya bi daha okuttum. Nasıl da oldu ve gene kontrol olmadı. Trende de Como doğumlu Milano’da oturan bi amcayla gidene kadar muabbet ettik. Şehire inince hemen beleş wireless olan biyer bulup kendime hostel aramaya başladım. Atina’daki hostellerin nerdeyse hepsi ‘Omonia’ diye rezil biyerde. Fazla uğraşmayıp birine kapağı attım. Hostelin bulunduğu mahalle tabiri caizse Atina’nın Aksaray’ıydı. Gece dokuzdan sonra sıkıyosa yolda yürü. Zenciler bi yandan, çingeneler bi yandan. “Bana ne yeaaa” deyip hostelime gittim. Hostelde tam anlamıyla bir kriz masası kurulmuş, herkes eve nasıl dönüceeni düşünmekteydi. İngiltere’ye kadar araba kiralayanlar mı ararsın, Venedik’e kadar 35 saat gemiyle gidip sonra trenle Paris’e gitmeye çalışan mı. Sabahın 6’sında kalkıp havaalanına gidince Milano uçuşunun yine iptal olduğunu görünce “eeh eytere beah” diyip biletimi ertesi günün sabahındaki Roma uçuşuna değiştirdim.
Atina’yı rahatça gezebilirdim artıkın. Hemen çantamdan parmak arası terliklerimi çıkarıp iğrenç turist rolüne büründüm. Tam da gezdiğim gün ikinci el pazarı varmış. Yunanlar ikinci el işinde almış yürümüş. Tam tabiriyle aramadığın herşey var. Yunanistan’da seyyar milli piyangocu da var. Amca oturmuş böyle direğe saplanmış kazı-kazan, piyango bileti falan satıyo. Gezimin öncesindeki akşam internetten biraz araştırıp okuduğum için ikinci gün Frappéye 3,40 € vermek zorunda da kalmadım. Atina’da aslında görülcek çok fazla da bişey yok, ama eski olimpiyat stadı inanılmaz. Adamlar 2500 senelik mermerden yapılma stadyumu korumuş ve 2004 olimpiyatlarında aktif olarak kullanmış. Yine Euro 2004'ü kazanan milli takımlarını da 70.000 kişi bu stadyumda karşılamışlar.
Stadı gezdikten sonra madem günlük bilet aldım bari gidip Pireaus’u göriyim dedim. Hazır da metro gidiyo diye atladım. Metro bi yarım saat kırkbeş dakka gittikten sonra durdu. Baktım herkes iniyo dedim ben de iniyim. Görevli amcanın biri bana tip tip baktı, yunanca bişeyler söyledi. Dedim anlamıyorum ben yunan diilim. Bi de böyle bişey var herkes beni yunan sanıp bişeyler soruyo. Tamam adamlara biraz benziyorum ama lan elimde hayvan gibi fotoğraf makinası var. Yani turist olarak kabul görmek için çekik gözlü mü olcaz bi de. Neyse amcaya dedim ben yunan diil, turist ben. Amca duyuspikingliş dedi. Yes dedim sonra amca bu sefer kulağa ingilizce gibi gelen yunanca bişeyler anlattı. Amcanın anlattığından trenin oraya kadar gidip sonra otobüsle devam edip sonra bi daha trene binmem gerektiğini anladım. Nasıl oldu bilmiyorum ama anladım. Otobüsten yanlış durakta inmem de üstüne tuzu biberi oldu. Atina’daki 5 dakikalık kaybolma maceramdan sonra bir sonraki otobüse binip öbür tren istasyonuna gittim. Öbür tren istasyonu dedikleri şey de Olympiakos’un stadyumu çıktı. Ordan iki durak daha gittikten sonra meşhuuuğr Pireaus’a varmış idim mamafih saat de dokuzu bulmuştu. İstasyondan çıktıktan sonra vermem gereken önemli bi karar vardı, acaba sağa mı yoksa sola mı gitmeliydim? Sanırım yanlış seçimi yapıp sağa gittim ve gemiden başka hiçbirşey görmedim. Bir başka düşük ihtimal de Pireaus’ta gemi dışında hiçbirşeyin olmaması. Fazla da durmayıp aynı tren-otobüs-tren kombinasyonuyla bu sefer kaybolmadan hostele döndüm. Atina’dan ayrılırken yanıma aldığım şeyler; çekilmiş yüzlerce fotoğraf, bir kere bile kontrol edilmemiş 27 €’luk toplu taşıma bileti, birkaç kartpostal, küçükle orta boy arası bi yunan bayrağı ve ağzımdaki Frappé tadıydı.
Bölüm 2: Atina – Roma, Roma – Vatikan, Vatikan – Roma, Roma – Milano, Milano – Como
Trende havaalanına giderken adaşım (John) bir Amerikana rastladım. O da İngiltere’de değişim öğrencisi olduğundan mütevellit evine gitmeye çalışan mamafih gidemeyenlerdendi. Nerdeyse diğer tüm kuzey Avrupa turistleri gibi o da “Roma’ya bi gidiyim de sonrasını düşünürüz” diye düşünenlerdendi. Sonradan idrak edecektim ki bu gerizekalı turistler benim de işimi zorlaştıracaklardı. Uçakta yanıma toplam IQ’ları beşbuçuktan altıyı bulan, benim yaşlarımda, bişeye de benzemeyen iki amerikan kız oturdu. Olympic Airlines’ın taştan oyma hosteslerinin güleryüzlü servisi ve her iki kelimenin arasına “I was like” koyarak konuşan amerikan kızların gerzek muhabbeti eşliğinde Roma’ya vardık. Uçak Fiumicino’ya inince içim birden huzurla doldu. Artık insanların ne dediğini anlayabilecek, tabelaları okuyabilecek (Atina’nın böyle de bi olayı var tabelaları okunmuyo adamların), telefonumu istediğim gibi kullanabilecek ve yanımda taşıdığım yüzlerce €’yu sevgi dolu Deutsche Bank’ıma yatırabilecektim.
Daha önceden haberleştiğimiz üzere indikten sonra John’ı bulup bilet almaya gidelim dedik. Bu hafif şaşı Amerikalı kısa bir süre içinde beyinli beyinsiz uçaktaki bütün amerikalı/kanadalıları etrafına toplamayı başarmıştı. Fiumicino tam anlamıyla ana baba günüydü. Tüm avrupanın turistleri akın akın Roma’ya gelmiş, altlı üstlü uyuyor, bağırıp çağırıyor, 300 €’ya Frankfurt’a otobüs bileti falan alıyorlardı. Havaalanında ufak bir seyahat acentasının TrenItalia biletleri sattığını öğrendik. Evelsi gün internette okuyup televizyondan izlediğimiz üzere Roma Stazione Termini daha da beter olduğu için biletleri bu acentadan almanın daha mantıklı olacağını düşündük. Acenteye vardığımızda kuyruk pek uzun değildi ama kuyruktaki herkes idiyot olduğu için bir türlü ilerleme kaydedemiyorduk. Kuyruktaki amca (abartmıyorum) Amsterdam bileti sorup “yok” cevabını aldıktan sonra Paris olsun o zaman diyor, yine “yok” cevabını aldıktan sonra rotayı Milano’ya çeviriyordu. Bu gördüğüm ne ilk ne de son salak turist olacaktı. Yaklaşık 1 saatlik bir bekleyişin sonrasında sıra nihayet bana gelmişti. Şaşırtıcı derecede iyi ingilizce konuşan Romalı bayana (tabii ki de italyanca) Como’ya gitmek istediğimi, FrecciaRossa’ya (TrenItalia’mızın hayvan gibi hızlı ve yine hayvan gibi pahalı treni) binmek istemediğimi anlattım. Teyze bütün Milano trenlerinin gerizekalı turistler tarafından işgal edildiğini, bana ancak iki gün sonraya bilet verebileceğini söyledi. Ben de “iyi bari Roma’yı gezerim” diyerekten iki gün sonrasına bilet aldım. Amerikalılara yaratıcı bir satış koyduktan sonra kendime hostel aramaya koyuldum. Stazione Termini yakınlarındaki hostellerin neredeyse hepsi dolu olduğu için şehrin tee dışında bi hostele yerleştim. Metronun son istasyonundan sonra da 15 dakikalık bir otobüs yolculuğu uzaklıkta olan bu şirin Roma mahallesini bu kadar çok seviceem içime doğmuş gibiydi.
Hostel’e eşyalarımı bırakıp çabıcak bi duş aldıktan sonra yiyecek bişeyler aramak üzere dışarıya çıktım. Önüme ilk çıkan Pizzeria’ya girip hayatımda yediğim en güzel pizzayı mideye indirdim. Yanında da elemanların ev yapımı yarım litre şarabı (ki kendisi hayatımda şu ana kadar içtiğim en güzel şaraptır) damarlara naklettikten sonra gözümü karartıp gecenin bi vakti metro’ya bindim. Colosseo durağında inip istasyondan dışarı çıktığım vakit karşımda tüm heybetiyle o müthiş binayı gördüm. Pek çok insan resmedildiğinden küçük olduğundan dem vurur ama kendisi neredeyse tam beklediğim boyuttaydı. Ayağımda terlik, cebimde sadece bir bilet, 3-5 € para, bir anahtar ve damarlarımda gezinen Roma şarabıyla unutulmaz bir gece geçirdik. Gece kolezyumun duvarına işedikten sonra metroya binip hostele dönmemle son buldu. Ertesi sabah herhangi biyere yetişme derdim olmadığı için o gece adeta küçük (küçük demeyelim de orta boy diyelim) bi melek gibi uyudum.
Roma’da gezilecek o kadar çok şey var ki değil iki, kırkiki gün olsa yine bitmez. Bu bilgiler ışığında olabildiğince çok yer görüp fotoğraf çekme üzerine bir gezi planı oluşturdum. Roma’lı bir arkadaşım sağolsun normal turistik aktivitelerin aksine nereleri görmem, neler yemem gerektiğini bana iletti. Aslında Roma’da neyin olup neyin olmadığını yazmak çok mantıklı değil. Binlerce yıllık geçmişi ve her tarafta görünen SPQR yazılarıyla Roma büyüleyici bir şehir. Bu topraklarda yaşayanları yöneten insanların binlerce yıldır bu işi aynı binalardan yapmaları ise daha da takdire şağyan. Roma’da yer gök scooter olmuş. Milano’ya gelenler “aa ne çok motor var burda” falan derler, onlara Roma’yı görmelerini salık veriyorum. Ama Milano’da da çok motor var. Anlayan anladı.
Roma’yı gezerken Vatikan’ı da görme fırsatım oldu. Açık konuşmak gerekirse ben hayatımda bu kadar saçma biyer görmedim. Çünkü Vatikan, “avrupadaki bütün saçma sapan ülkeleri gezme” planımın ilk ayağı. Planımın geri kalan kısmını şu ülkeler oluşturmakta:
-Monaco
-San Marino
-Andorra
-Luxembourg
-Licthenstein
-Belgium
Vatikan’ı tek kelimeyle özetlemek gerekirse “biz bütün dünyadaki salakları din, yüce isa, meryem falan diye kandırıp para topladık sonra da böyle şaağşaağlı biyer yaptık” derim. Kendisi hakkında da daha fazla konuşmak istemiyorum. Ama güzel bayrakları var. Yani ben farkında diildim bi bayrakları olduğunun. İlk günün sonunda yürümekten ayaklarım şişmiş bir şekilde hostele dönüp bira eşliğinde abimlerin İzmit’teki evinden çalıp Roma’ya kadar sürüklediğim eti pizza krakeri yiyip yattım.
Roma’daki ikibuçukuncu ve son günümde akşamına trenle Milano’ya çekileceğimden çok fazla kendimi yormıycak bi gezi planı yaptım. Daha doğrusu bütün gün otobüsle falan gezdim. Roma’da böyle Magirus Deutz dolmuşlar gibi küçük elektrikli otobüsler var. Şaka gibi. Dar sokaklara da girebildiği için aşağı yukarı Roma’da görülmesi gereken heryere gidiyo. Roma’da bi de böyle bişey var, iki tane metro hattı var ama turistlerin nerdeyse hiçbi işine yaramıyo. Tramway ara da bulasın zaten. Turistik mekanlar zaten genelde birbirine yakın ama bi yerden sonra insan güneş altında yürümekten afallıyo. Bu ikinci gün daha çok yeme içme üzerine geçti. Artık anladım ki Lombardia İtalya’nın en pahalı yeri. Nerdeyse herşey Roma’da daha ucuz. İkinci günümü de çeşitli aktivitelerle geçirdikten sonra trenime binmek üzere istasyona gittim. Burda beni hoş bir süpriz beklemekteydi. Ben sekiz saat tren yolculuğunu nasıl gideceğimi düşünürken trenin yataklı çıkmasıyla Milano’ya kadar uyuya uyuya rahatça gittim. Milano – Como arasını da rahat bir şekilde katettikten sonra evime ulaşıp bu volkan patlamalarıyla süslenen yolculuğumun sonuna geldiğimi düşünmeye başladım. Roma’da bıraktığım şeyler bankaya yatırdığım yüklü miktarda para, boş bir eti pizza kraker.
Bölüm 3: Como – Köln, Köln – Bonn, Bonn – Köln, Köln – Weeze, Weeze – Bologna, Bologna – Verona, Verona – Milano, Milano – Como
Fakat o da neydi? Como’da geçirdiğim mutlu mesut birkaç haftanın ardından Köln’e seyahat etme vaktim gelmiş de geçiyordu bile de. GermanWings’in ben ve benimle birlikte toplasan 40 kişiyi bulmayan A320’si hayatımda gördüğüm en güzel boyalardan birine sahipti. Sorunsuz bir şekilde Köln-Bonn havaalanına indikten sonra 2,30 € gibi oldukça makul bir fiyata havaalanı-şehir merkezi ulaşımımı tamamladım. O an farkında olmadığım şey ise bu biletin Köln’de satın aldığım en ucuz bilet olacağı gerçeğiydi. Hauptbahnoff’tan çıktıktan sonra hemen karşıdaki “Halkbank” yazısı bu şehir hakkında genel bir bilgi sahibi olmamı sağladı. Çok fazla kaybolmadan kuzenimin evine geldim. Ordan burdan biraz sohbet ettikten sonra Köln’deki asıl görevimi yerine getirmek için evden ayrıldım.
Peki Köln’e neden gelmiştim? Bu saçma sapan alman şehrine kuzenimi veya arkadaşımı mı görmeye gelmiştim acaba? Tabii ki evet ama bir başka neden de şu üstte görünen aşmış insandı. Taa aylar öncesinden Yann Tiersen’in Köln’de çalıcaanı öğrenince ucuzu pahalısı demeden biletlerimi almıştım. Konser hakkında fazla da bişey yazıp insanların moralini bozmak istemiyorum. Tek kelimeyle inanılmazdı! Extraordinaire. Bu çılgın fransız yine eline ne aldıysa hayvanlar gibi çalmış ve kalabalığı kendisine n+1. kez hayran etmişti. Konserden sonra poster, cd falan satan abilere acaba imza verir mi diye sorduğumda “genelde veriyo” yanıtını alınca heycanım bir kat daha artmıştı. Konser bitiminden on dakika sonra Yann suratında eblek ve boş bir ifadeyle lobiye gelmiş kendi çapında takılıyordu. Ayak üstü biraz muhabbet edip birlikte her ikimizin de alabildiğine iğrenç çıktığı bi fotoğraf çektirdik. Daha doğrusu ben böyle omuz üzerinden, kolu kaldırıp, anlayan anladı işte. Kendisine konser biletimi ve hemen oracıkta aldığım posteri izmalattım.
Konserin akabindeki iki gün Köln’ü gezmeye çalıştım. Köln sanırım yılın 364 günü yağış alan biyer. O bi güne de ben denk gelemedim. Alabildiğine kasvetli bi şehir. Sağdan soldan kasvet fışkırıyo desem yeridir. Bi de ilginç bi bisiklet şeridi muhabbeti var. Adamlar kaldırımın bi kısmını bisiklet yolu yapmışlar. Halbuki Zürich’te ne güzel bisiklet yolu normal asfalt tarafında sarı çizgilerle ayrılmış. Bikaç kere bisiklet tarafından ezilme tehlikesi geçirdim. Bi de bakıp bakıp sinirleniyolar. Lan kaldırımda bisiklet mi kullanılır? Bi de adam ben diyim 200 sen de 300le kaptırmış geliyo. Olmamış. Stadt (belediye) nerde? Köln’ün bir diğer saçma olayı ise bilet sistemi. 5 km’ye kadar biyere gidiceksen 1,60 € ödüyosun. Yok gitçeen yer 5 km’nin üstünde mi? O zaman 2,30 € ödüyosun. Hatta misal eskaza Bonn’a falan gitçeksin, resmen sıçtın adam 6,60 €’yu gömçürüyo. Hadi bileti aldın bari kontrol et di mi? O da yok. Ama sen “bunlar alman, bi biletsiz yakalarsalar auschwitz’te çürürüz valla” diyerek mecbur o bileti alıyosun. Bi anlamda SS subayları yerlerini SS kuralına bırakmış durumda. Köln’ün meşhur olan şeyleri; kolonyası (zaten İtalyana Köln diyince aval aval bakıyo, Colonia diyosun öyle anlıyo), Kölsch diye adlandırılan birası, Rhein nehri ve Dom’u. Kölsch fena bi bira değil, ama içtiğim en iyi bira da değil. Orta karar. Rhein nehri böyle geniş, debisi yüksek bi nehir. Zaten böyle üstünde gemilerle yük taşımacılığı falan yapılıyo. Dom bayaa büyük. İsraf yani. Kim bilir kaç ton demir gitmiştir ona. İkinci Dünya Savaşından sonra şehrin %90’ına yakını yakılıp yıkılmış. Neredeyse sadece Dom ve hemen yanıbaşındaki Hauptbahnof ayakta kalmış. Rhein üzerindeki köprüler falan hep yıkılmış. Bu ibret verici görüntülere gugula “Köln 1945” yazarak ulaşabilirsiniz. Bazı şanslı okuyucularımız ise daha da ileri gidip bu fotoğraflardan yapılma kartpostallara sahip olacak. Köln’deki belki de tek kayda değer şey orta büyüklükte olmasına rağmen çeşidin kralının bulunduğu Lego Store. Kiloyla falan parça satıyolar, zor tuttum kendimi almamak için. Beni heralde 10 yaşında (elimdeki bütün parçaların uzunluklarını, kalınlıklarını ve sayısını ezbere bildiğim dönemde) oraya bıraksan düşüp bayılırdım. Ama Lego hiçbiyerde ucuz diil, burdan bazı mercilere seslenmek istiyorum. Fazla bi beklenti olmasın sonra.
Cumartesi günü eski bir arkadaşımı görmek üzere Bonn’a gittim. Tam istasyonda makinadan bilet almaya çalışırken önümdeki abla-teyze arası geçiş formu bana almanca bişeyler söyledi. Ben de kendisine almanca olarak almanca bilmediğimi söyledim. Almanca’nın bu yönünü seviyorum, bilmen gereken tek bi cümle var “Ich kann nicht spreche Deutsch!” sonrasında herkes muhabbete ingilizce devam ediyo. Bu teyze de öyle yaptı ve Bonn’a gittiğini, isterse böbreklerimi organ mafyasına satmak suretiyle beni de yanında götürebileceğini söyledi. Böyle bir teklifi reddetmem mümkün değildi. Genelde Köln’de oturup Bonn’da çalışan (veya tam tersi) insanarın ‘Job Ticket’ denen şeyleri oluyo. Bu sayede hem allahın cezası Deutsche Bahn’a fazla para kaptırmayıp akşamları ve haftasonları yanlarında herhangi birini gezdirebiliyolar. Teyzeyle yol boyunca (20 dk.) muhabbet ettik. Kendisi ne olduğunu anlamadığım bir işte çalıştığını söyledi ben de “ne kadar da mükkemmel bir iş yapıyormuşsunuz meğer” dermişçesine kafamı sallayarak onayladım. Kendisi Borussia Mönchengladbach taraftarıymış, kendisine “yaa 70’lerde ne takımdı di mi?” diyerek tuttuğu takımın hal-i hazırda içler acısı olan durumunu hatırlatmamaya çalıştım. Kendisine teşekkürlerimi sunup iyi günler diledim. Bonn küçük, şirin bi şehir. Tek olumsuz yönü Almanya’da olması. Eski başkent olmasından dolayı şehrin her tarafında ‘Bundesbilmemneşeysi’ tarzı tabelalar görmek mümkün. Almanlar ‘bundes’le kafayı bozmuş. Herşeyin bundesi var. Ludwig van Beethoven meğersem Bonn’luymuş. Kalkıp evine gidelim dedik. Almanların ilginç bi müze anlayışı var. Evin çeşitli yerlerine çeşitli objeler koyup bunların etiketlerini de sadece almanca yazmışlar. Elimize tutuşturdukları ‘sözde’ ingilizce broşürlerde ise nerdeyse hiçbişey yazmıyordu. O aletler hakkında bilgi sahibi olmanın iki yolu var; ya almanca öğreniceksin ya da saçma sapan, kulaklığı bile olmayan telefon şeklindeki ceyranlı rehbere 9 € bayılacaksın. Ben ikisini de yapmadım, çok bişey kaybettim mi? Hayır. Ludwig iyi adammış vesselam da o evde bi süre takıldıktan sonra “hadi bana eyvallah” diyip Viyana’ya topuklamış. Evde kendisinin küçükken çaldığı Korg GX-500 marka org görülebilir.Bonn’da meşhur Berlin Döneri’ni de yeme fırsatım oldu. Bi rivayete göre döner yine bir Türk tarafından Berlin’de icat olunup sonradan Türkiye’ye gelmiş. Açıkçası beni fazla da ırgalamaz ben yediğime bakarım. Çok da tın. Dönercideki elemanların hiçbiri Türk diildi, ama döner güzeldi. Rhein kenarında güzel bi parkları var. İnsanlar işte orda kendi çaplarında takılıyolar. İçinde bi de Japon Bahçesi diye bişey var. Her taraftan Feng-Shui fışkırıyo böyle. İnsanlar evlencekleri zaman gelip burda fotoğraf falan çektiriyolarmış. Birisiyle evlenme fikri bile yeterince saçmayken bi de Japon Bahçesine gidip onca Feng-Shui’nin arasında fotoğraf çektirmek nasıl bi duygu düşünmek bile istemiyorum. Bonn’daki diğer bi meşhur şey de ‘Post Tower’mış. Ben de “acaba bu post tower nasıl bişey, postane kuleyi naapsın” gibisinden düşünerek tarihi bi yapı beklerken alet DHL’in genel merkezi olan böyle camlı mamlı bi gökdelen çıktı. Dedim “bu mu yani Post Tower?” tamam heybetli falan ama insan böyle değişik bişey bekliyo. Sonradan idrak ettim ki meğersem bu benim kuzenimin de çalıştığı yermiş.
Pazar günü yolculuk vakti geldiğinde hem seçim günü, hem anneler günü olması, hem de kendilerine misafir gelicek olmasından kelli kuzenimi bir RyanAir klasiği olan Köln’e 110 km uzaklıktaki havaalanına kadar sürüklemek istemedim. DB’nin 140-150 basan banliyö treniyle Düsseldorf’a vardıktan sonra beni Weeze’ye götürecek olan tren dolmuşa geçtim. Tren tam anlamıyla şaka gibiydi. Boyu böyle İstanbul’daki tramvayların yarısı kadar falan. Trende biletçi abla gelip benim arkamda oturan ve büyük ihtimalle biletleri olmayan 3-5 gotik zibidiye terör estirdi. Yerlerinde durmayıp tepinen, bağıran tipler birden kuzu kesildi. 1.5 saat kadar süren tren yolculuğunu takiben 10 dakikalık bir otobüs yolculuğundan sonra havaalanına ulaştım. Gayet normal bir şekilde visa check işlemini yaptırmak üzere bankoya gittiğimde havaalancı teyze bana “bu uçuş iptal oldu yavrucum” dedi. İşte o an anlamıştım ki Eyjafjallajökull yine iş başındaydı. Hemen etraftaki jetonlu bilgisayarların birinden uçuşumu yine aynı günün akşamındaki Bologna uçuşuyla değiştirdim. Eyjafjallajökull o kadar geri zekalı bi yanardağdı ki Milano hava sahasını kapatıp yaklaşık 300 km uzağındaki Bologna’ya hiçbirşey yapmamıştı. Uçuşu sıkıntısız bir şekilde değiştirdikten sonra bir başka RyanAir klasiği olan Boarding Pass skandalı patlak vermişti. Havaalancı teyzenin önündeki camda “Boarding Pass’i bastırmadıysanız gelin biz 40 €’ya basarız” gibisinden bir ibare vardı. Kendisine uçuşumu değiştirdiğimi, mamafih acaba eski boarding pass’la uçağa binip binemeyeceğimi sorduğumda “kat-iyen olmaz, bastırıcaksınız” dedi. Information desk’teki öbür ablaya “etrafta çıktı alabileceğim biyer var mı?” diye sorduğumda direk “yok” dedi. Fakat bu bencil ve gözünü para bürümüş teyzelerin farkında olmadığı bazı şeyler vardı. Bu tabii ki de öğrencinin derdini ancak ve ancak başka bir öğrencinin anlaması gerçeğinden başka birşey değildi. Hemen 20 metre ötedeki Tourist Information’da çalışan benim yaşlarımda genç bi eleman vardı. Gidip “ya hacı bizim uçaa iptal etmişler de bi sayfa bişey bastırmam gerek” dediğimde “tamam gel bastır” dedi. Elemana yaklaşık 10 kere teşekkür ettikten sonra çay-kahve falan ısmarlıyım dediğimde “yok kalsın” falan dedi. Huzurlarınızda kendisine burdan ‘En Mütüş Alman’ ödülünü takdim etmek istiyorum. Visa Check’teki ablanın karşısına tekrar gittiğimde suratındaki “gene niye geldin allahın cezası” tarzı bakışa karşılık printerdan taze çıkmış boarding pass’ımı ve pasaportumu uzattım. Kendisi afallamış ve çaresiz bir şekilde damgasını vurdu. Yaklaşık 5 saat havaalanında bekledikten sonra RyanAir’in 737-800’ünün dar koltuklarından birine kendimi attım. Almanya’da yediğim şeyler patates kızartmalı würst, meşhur berlin döneri ve DB’nin sponsorluğundaki bir takım kazıktı.
Sorunsuz bir uçuştan sonra Bologna’ya inmiştim. İnmiştim ama saat de tee kaç olmuştu. Hep görmek ve spaghettisini yemek istediğim bu büyüleyici öğrenci şehrinde yarım saati otobüste olmak kaydıyla sadece 45 dakika geçirebilecektim. İstasyona vardığımda TrenItalia’mızın müthiş bilet makinaları bana nur topu gibi Verona aktarmalı bir Milano Centrale bileti sattı. Ben 0:30’da Milano Centrale’ye vardıktan sonra 0:38’deki son Como trenini yakalayabilecek miyim acaba diye düşünürken hesaba katmadığım birşey vardı. İtalya topraklarındaydım ve bu topraklarda trenler çoğu zaman vaktinde kalksa da nerdeyse hiçbir zaman zamanında varmıyordu. Verona’ya geldiğimde ortalıkta ne bir Milano Centrale treni, ne de başka bişey vardı. İlk Milano Centrale treninin sabahın 5:40’ında olduğunu öğrenmek aynı zamanda istasyon veya dışı farketmeksizin Verona’da geçirilecek bir altıbuçuk saatin işaretçisiydi. İstasyondan çıkıp gecenin bi körü ne tarafta olduğu hakkında hiçbi fikrim olmayan şehir merkezine doğru yürüyordum. Işıklarda iricene zenci bi abla tipsiz bi İtalyan amcaya “20 olmaz 30” gibi bir takım laflar ediyordu. Bazı bankalar, bir takım kapalı dükkanlar ve boş sokaklardan geçerek eski tarihi bi yapının oraya geldim. Sonra geri döndüm falan. Sanırım pazar gecesi olduğundan sokakta fazla kimse yoktu. Olanlar da tipilerini hiç gözüm tutmayan hintli – pakistanlı tiplerdi. Biyerde ‘Arena’ tabelası görsem de yolu fazla karanlık olduğu için gitmedim. İstasyona dönüp tam uyumaya çalışacakken asayişimizin koruyucuları Polizia Locale’lerimizin Fiat Punto’larıyla bankta uyuyan tiplerin yanına sessizce yanaşıp kornaya abanmak suretiyle zıplattıklarını gördüm. Oturma yolunu tercih ettikten bir saat kadar sonra bu sefer yaya bir şekilde iki Polis memuru gelip “Buonasera” diye muhabbete girdiler. Ana fikri “sen ne ayaksın genç?” olan muhabbetin ilerleyen kısımlarında kendilerine tren bileti, oturma izni gibi çeşitli belgeler gösterdim. 50 metre uzaktaki merkezleriyle bir takım telsiz konuşmaları yaptıktan sonra adresimi aldılar. Bi terslik olup olmadığını sorduğumda “rutin kontrol yapıyoruz” diyip gittiler. Sonraki 3-4 saat gayet güzel bi şekilde mışıl mışıl uyumuşum. Sabah kalkıp Milano Centrale’me ve akabinde Como’ma rahatça gittim.
Bir fantastik yolculuğun daha sonuna gelmiştim. Her ne kadar durup durup patlamasına sinirlensem de Eyjafjallajökull sayesinde 2 gün Atina, 2 gün Roma, 15 dk Bologna ve 1 saat kadar Verona görmüş oldum. Konuyla ilgili kartospallar bazı şanslı okuyucularımızın adreslerine postalandı bile. Bir sonraki yolculuğum adını burdan söyleyip kendisini deşifte etmek istemediğim, üzerinde güneşin batmadığı bir ülke olacak. O zamana kadar sağlıcakla kalınız!









