25 Aralık 2009 Cuma

Sfişre trenlerinden bildiriore


  • Beyazlara bürünmüş güzeller güzeli İtalya’mı bırakıp Zürüh yollarına düştüm.

  • Şindi işte Lugano’dan çıktık Bellinzona’ya doğru gidiyoruz, bundan sonraki yolculuğum tam olarak 2 saat 39 dakika sürücek. Sfişreliler işte böyle de manyak insanlar. Hadi saatleri yazmayı falan geçtim, adamlar trenin yanaşıcağı peron’u bile yazmışlar. Lan bi gelelim o zaman ayarlarsın nereye yanaşıcağnı. Yani en azından İtalya’da durum böyle. Ama yok anam bunlar manyak, illa gözüne sokucak, biz düzenliyiz tertipliyiz diycek.

  • Bence bi ülkenin tamamına kar yağması çok büyük talihsizlik. Şimdi neden dersen herhangi bi açıklamam yok. Bence öyle. Mesela şimdi bizim oralar hep kar ama biliyosun ki biraz güneye insen o kadar da fena diil. Hatta tutup Napoli’ye, Bari’ye, Palermo’ya gidersen denize bilem girersin. Sfişrelilerin öyle bi durumları yok. Al işte en güneydeyim gene her yer kar. Kimbili Zürüh nasıdır şindi.

  • Sabah evden çıkınca kafamda düşen jeton’la birlikte aklıma milenyumun ticari fikri geldi. Genelde böyle şeyleri insanlara söylemem sonra başkası yapınca “lan şerrefsizim benim aklıma gelmişti” derim. Olay şu; kuzey ülkeleri için kızaklı bavul yapıcaksın. Çünkü karda buzda tekerlekli şeyler gitmiyo. Yani tekerleği de olsun kızağı da olsun. Ne biliyim ya yapın bişeyler işte.

  • Sfişrenin trenlerinde vayırlıs hizmeti var. Mamafih bu adamların dini-imanı para olduğu için bu hizmet tabi ki beleş değil. E o zaman ne anladım ben bu işten. Şimdi diyceksin ki “E hani bu nası trenden bildiriore?” evet, ben bunları gağyet trende yazıyorum. Vörtle. Sonra açıyorum internet olan bi yerde, direk kopi-pest. İşine gelirse.

  • O diğil de ne tünel yapmış adamlar arkadaş bitmek bilmedi...

  • Şindi merağk ettiğim bir diğer nokta da karşımdaki tabela, şu anda “Prossima Fermata Bellinzona” yazmakta. Acabağ Fransız tarafına (geçip geçmiyceğmizi de bilmiyorum ki, ama büyük ihtimalle geçmeyiz.) yağhut Alman tarafına geçince o tabela değişçek mi?

  • Bu Sfişrelilerin anons olayına da hastayım zaten. Az önce teyze bi başladı, önce İtalyanca, sonra Almanca, sonra Fransızca, tee en sonunda da İnglizce. Ola ki bu ilk üç dilden birini bilmiyosan resmen s.çtın. Bekle ki İngilizce okusun.

  • Bellinzona’ya da gelmiş bulunmaktayız, bundan sonraki istasyonumuz ise benim tren değiştireceğim Arth Goldau. Şimdi diyceksiniz ki, “Arth Goldau nere kardeşim? Biz bilmiyok öyle şey!” sonuna kadar haklısınız, zira bu konuda benim de hiçbi bilgim yok. Tek bildiğim şey (du bi bakiyim) Bu tren’in 11:09’da 5 numaralı peron’a yanaşıp benim de 11:13 itibariyle 4 numaralı peron’dan IR 2276 numaralı Zürich HB trenine binecğim. Demek ki Zürüh’e yakın biyer. Peki bu tren’in saat 11:09’da (şu anda saat 9:42) 5 numaralı peron’a yanaşıcaa garanti mi? Evet, burası Sfişre, 11:09 yazıyosa bu tren 11:07’de oraya varır, 2 dakika da oyalanıp sonra aynı hızda basıp Basel’e gider. İtalya’da olsa g.tün uçuklar “lan bu 4 dakka geç kalırsa öbürkünü kaçırırız” diye. Burda öyle bişey yok. Gerçi Trenitalia bu olaylara çok hakim olduğu için tren değiştirmeli bi bilet aldığın zaman iki tren’in arasında en az yarım saat oluyo.

  • Sanırım Alpler denen şeye geldik. Her taraf dağ oldu birden. Valla bence resmen Alpler’e geldik, peki bu Alp kim? Ne biliyim kim! Arada binlerce kilometre olmasına rağmen ‘Alp’in bir Türk ismi olması beni korkutmadı değil. Burda öyle bişey yok yani, bu adamlar dibinde yaşıyo oğlunun adını ‘Hans’ koymuş, ‘Jérome’ koymuş, ‘Luca’ koymuş, sen git oğluna hiç bilmediğin bir dağın adını koy. Sorsam haritada yerini bile gösteremessin. Sinirlendim bak şindi.

  • Bi tane de diil ki anasını satıyım dünya kadar alp var.

  • Hani hep denir ya ‘İsfiçre’de şirin bir dağ köyünde...’ işte orayı az önce geçtik. Söyliyim öyle çok heveslenmeyin, vasat biyer. Gerçi şindi her taraf kar, baharda güzel olabilir.

  • Az önce kondüktör bey amca geldi. Biletimin üzerine son derece şık bir delik açıp, ‘Grazie’ deyip gitti. Sfişreli işte. İtalya’da olsak şindi ‘Buon Natale’ler (Hayırlı noeller demek), ‘Auguri’ler (Tebrikler demek) falan havada uçuşur, bu önemli günde insanlar sarılıp kucaklaşr. O dediği ‘Grazie’ de kesin yönetmelikte yazıyodur da ondan demiştir, yoksa demez. Bu Sfişrelilerin alayı böyle, insan olun biraz insan!

  • Bu sabah hayatımda ilk kez yürüyerek bi sınır geçtim. Ha, çok mü mühim? Hayır. Ama insan bi ilginç oluyo işte. Kontrol montrol de yok. Öyle yürüyelek geç git.

  • Nerdeyse bi buçuk saat oldu hala İtalyanca tabelalar var. Demek ki bu İtalyan kantonu komacan biyer. Çok da güzel çam ağaçları var. Al bi tane götür eve yılbaşısı ağacı yap. Karlar falan da üstünde hazır.

  • Trende horlayan bi amca var. Bu da demek ki Sfişreye de gitsen toplu taşıma araçlarında devlet tarafından kontrol edilen bi ‘horlayan amca’ kontenjanı var. Bu amcalar özel olarak atamayla geliyo. Zavallımların tatili falan da yok. Amcam kırismıs günü gelmiş trende horluyo.

  • Dünya’nın en uzun tünelinden (Gothard) de an itibariyle geçmiş bulunuyorum. Bu ilginç gelişme hayatımın geri kalanını ne yönde etkiliycek bilmiyorum ama geçtim işte. Tabelalar da Almanca’ya döndü.

  • Adamlar ilginç bi tünel sistemi yapmışlar, birinden çıkıyosun öbürüne giriyosun. “Peki şindi bu çok mu garip bişey yani?” dediğinizi duyar gibiyim, cevap hayır. Garip olan şey bu diil. Garip olan şey amcanın sadece tünellerde horlaması. Tünelden çıkınca ses birden kesiliyo. Sonra öbürüne giriyoruz tekrar horr. Otomatik yapmışlar amcayı.

  • Bu nası iş lan, Alman tarafına geldik hava açtı. Karlar da yer yer erimiş. Ne ayaksa çimler hala yeşil. Sonra o sütle çukulata yaparsan güzel olur tabi. Her taraf Ayder yaylası gibi. Sağ tarafta orta boy (garson boy gibi) bi göl var, kimbilir ne gölü.

  • İstasyonuma 10 dakika kaldığından mütevellit yazımı burada noktalamak zorundayım efen’im. Hepinize ‘Buone Feste’ dileklerimi iletiyorum.

14 Aralık 2009 Pazartesi

Torino


  • Bi konser vesilesiyle gittiğim Torino’daki maceralarımı aktarıciğm, hazırlıklı olunuz. Okumıycaksan da çık.


  • Böyle hocalar vardı, “dersi dinlemiyceksen çık evladım” derdi. Benimki de o hesap. Gerçi daha bu uyarıyı aldıktan sonra sınıftan çıkan bi insan evladı da görmedim.


  • Ama dediğim gibi aha çarpı orda okumıycaksan çık git.


  • Torino çok güzel biyer, yani ben çok beğendim. Zaten zamanında kral da orda oturuyomuş. Belki hala oturuyodur, İtalya’da kral var mı yok mu bilmiyorum. Varsa bile kimse sallamıyo. İsfeç’teki kralı görcen asıl. Her taraf kraliyet bilmemnesi yok efendim saraylar falan. Hatta İsfeç kraliyet ailesinin fotoğrafından kartospal yapmışlar. Dünya üzerindeki hangi gerizekalı insan evladı sevdiklerine üzerinde İsfeç kraliyet ailesinin fotoğrafı olan kartospal atar ki?


  • “Kartospal atan kaldı mı ki?” diye sorarsanız evet kaldı. Ben atıyorum kardeşim. İşine gelirse… okumuycaksan… :P


  • Kartospal isteyenlerin önce adreslerini göndermeleri lazım. Çünkü böyle bişey var, adres yazmayınca kartospal gitmiyo. Posta servisimiz zaten ayrı bi mütiş. Gerçi daha kendilerinin gazabına uğramış değilim, ama uğrasam da nası haberim olcak ki.


  • Bu arada Torino, “boğacık” demek. Zaten her köşede böyle ağzından su akan boğacık şeklinde çeşmeler var. Araştırmadım ama Türkiye’de kesin böyle bi köy bi kasaba vardır. Bunlar böyle bi tanışsınlar kaynaşsınlar (hadi oynayın kardeşle) birbirlerine delegeler falan göndersinler. Ondan sonra ne olur, ne biter bilmem. Çok da tın.


  • Couch Surfing mütüş bişi. Hem yatak/döşek işini beleşe getiriyosun, hem de yanında sana birlikte konsere git diye eleman gönderiyolar. Hizmet dediğin böyle olur. Gittiğim elemanlar da çok iyiydi, bunlar böyle Fransız erasmusçular. Onlar da Politecnico’da okuyo, ama Politecnico di Torino. Ben de hiç “bizim okul sizin okulu döver” muhabbetine girmedim. Girsem bile elemanların çok umurlarında olcaanı sanmıyorum. Bakalım CS bana Barselona’da da kalcak yer bulursa herkese “bU siT3yi açı£ı$ sayƒaNn yAP, bu mAili de 1O kİ$iy€ göNDeRr y0q5a yARın sAaT 11’de ß∂$ına ch0K qÖtü 8i$i gelic€q!!!” şeklinde mail göndericem.


  • Şunu öğrendim ki, Fransız bile olsa öğrenci evi öğrenci evi. O kendine has kokusu olsun, poşetler dolusu atılmamış çöpler olsun, salonun ortasındaki aazına kadar dolu kül tablası olsun her şey birebir aynı. Hatta ben ordayken ev sahibi geldi kirayı istemeye, bunlar kirayı ödemeyi unutmuş. Evin bi kısmı bi odaya saklandı. Amca da bişiler söyleyip gitti. Normalde bağırıp çağırıyomuş amcanın iyi gününe denk geldik.


  • Fransız’lar çok ilginç insanlar. Como’daki Fransız bi arkadaşım “ben normalde sabahları koşmaya çıkarım ama Como’da hava kirliliği var çıkmıyorum” dedi. Como’da da hava kirliyse ben hiçbişi bilmiyorum yani. Burdan kendisine önce bi İstanbul’a (hatta Şirinevler’deki İETT durağına) sonra da kış ayazında Edirne’ye gelmesini, ondan sonra hava kirliliği hakkında ahkam kesmesini salık veriyorum.


  • O diil de sanırım gelmiş geçmiş en iyi Franz Ferdinand konserine gittim. Alex ve Nicholas, size de bi çift lafım var; “insan diilsiniz!” Konserin ne kadar iyi olduğunu siz sevgili okurlarıma aktarmak için ise sayıların sihirli dünyası matematiğe başvurıciğm:

    Şöyle ki Franz Ferdinand’ın toplam üç albümünde 36 şarkı bulunmakta. iTunes’un bana vermiş olduğu bilgiye göre de bu şarkıların toplamı yaklaşık 2 saat civarı bir süre tutmakta. Peki bu abimler 18 şarkı çalarak nasıl 2 saat sahnede kalabildiler?

    “Ben böyle bişey görmedim!” - Hıncal Uluç / Sabah


  • Eve moka makinası aldım, artık dışarda cappuccino içmeye son! Böylece ekonomimiz önümüzdeki yılın ilk çeyreğinde bi nebze de olsa rahatlamış olucak. Gerçi kappuççino oricinağle gibi olmasa da idare eder. Bu arada İtalya’yı neden sevdiğimi de anladım. İtalya’da çay yok! Peki gerek var mı? Hayır. Neden olsun. Burası benim için kutsal topraklar artık. Bundan önce “İtalya’yı neden bu kadar çok seviyosun?” diyenlere sağdan soldan cevaplar veriyodum, yok işte makarnadır, kahvedir, pizzadır, tasarım, Vespa, Ferrari falan diyodum. Bundan sonra cevabım açık ve net: Çay yok!


  • Söylemesi ayıptır pesto soslu makarna yaptım. Daha doğrusu yapmaya çalıştım. Telefonla tarif alırsan böyle olur tabi. Bi yerde bişeyi yanlış yaptım ama neyi bilmiyorum. Bu arada pesto dediğin şey de sarımsaklı fesleğen konservesinden başka bişey diil. Yani pesto iyiydi aslında, makarna da iyiydi ama böyle çok yağlı oldu. Son bikaç lokmayı yiyemeyip attım. Evet sonunda bu da oldu, Can Uluçay yaptığı makarnanın bi kısmını yiyemedi. Kayıtlara geçsin.


  • Torino’nun çok ilginç bi metrosu var. Duraklarda böyle kocaman bi cam var kapılı mapılı. Tren camın arkasında duruyo, ama öyle bi duruyo ki böyle trenin kapılarıyla durağın kapılar hizalanıyo. Sonra iki kapı aynı anda açılıyo sen de trene biniyosun. Ayrıca makinist de yok tamamen otomatikli. Yeni yapmışlar daha bazı istasyonlar kapalı hatta. Bu arada ister inan ister inanma Torino’da metrobüs var. Bildiğin metrobüs.


  • Torino dönüşünde de çok helecanlı macera yaşadım. Trene koşarak bindiğimden mütevellit bileti okutmayı unutmuşum. Ben bi yusuf bi yusuf. Biletin arkasında da ingilizce yazıyo “okutun biletleri yoksa cezayı yapıştırırız” diye. Neyse Novara’da kondüktör amca geldi, baktı bilete delgeçle deldi “grazie” dedi gitti. Sonra ben de çeşit olsun diye bileti Milano Centrale’de okuttum.


  • Milano Centrale o kadar komacan biyer ki öyle böyle diil. İçinde kuş uçuyo resmen. Hem de böyle yanlışlıkla girip orda kısılmaca falan diil, bildiğin orda yaşıyo. Koloni falan yapmışlar öyle takılıyo hayvanlar. “hadi lan bin trenine git, bizim mekanımız burası” dermiş gibi bi halleri var. Sayıların sihirli dünyası reloaded:

    - Milano Centrale’de tam 25 tren yan yana yanaşabiliyo. Peki bu ne demek? Sirkeci’yi al, yanına Haydarpaşa’yı koy, yanına bi de rasgele seçtiğin herhangi başka bi garı koy, aha işte o kadar.


  • Torino’da komacan bi sinama müzesi var. Sinema da olabilir. İkinci günün büyük bi kısmını orda geçirdim. Bıraksan 3 gün orda yatarım. Böyle ortada zaten yatmacalı koltuklar var onlara yatıp film izliyosun. İçinde Superman’in pelerininden Darth Vader’ın kaskına kadar herşey var. Hatta Marilyn Monroe’nun sütyeni bilem var. Ama benim için olayı bitiren şey Episode V’in orijinal screenplay’i oldu. İsteyen Flickr’ı açıp fotoğraflara baksın.


  • Pazartesi günü Bayern Münich’in otobüsünü gördüm. Sonra jeton düştü dedim “hee yarın maç var”. Bu arada burda Münih’e Monaco deniyo. Şimdi diyceksin “Monaco’ya ne deniyo?” ona da Monaco deniyo. İşine gelirse. Monaco’ya gittim dersen hangisine diye soruyolar adama. Gerçi ben hiçbirine gitmedim ama bi gün sırf bu soruya maruz kalmak için gidicem. Maçın ilk yarısını barda izledik, 1 - 1 di. Sonra ben koşarak işte trene yetiştim, ikinci yarı Bayern Monaco bunları dörtlemiş. Maç olduğunu bilsem önceden bilet alır maça da giderdim. Bizim elemanlar geçenlerde 16 €’ya San Siro’da Milan – Real Madrid maçı izledi. Ben de bigün gidicem bakalım izlemeye. İtalya’da böyle de bişi var, Şampiyonlar Ligi maçı izlemek istiyosan acele etmene gerek yok. Ben dedim bizim elemanlara şimdi grup maçları çok iyi olmaz 2. tur, çeyrek finale falan gideriz. Netekim hem Milan hem Inter gruptan çıktı. Fiorentina da çıktı ama Firenze şimdi uzak yer git gel büssürü uğraş. Türkiye’de olsa dersin ki “hacı bizimkiler elenmeden bi Şampiyonlar Ligi maçına gidelim” burda öyle bişi yok. Final de Madrid’deymiş bu sene, bakalım kısmet. Olmadı Süper Kupa şeysine gideriz hemen Monaco’da (Fransa’daki) şurdan iki adım yer.


  • O diil de, Torino’ya gidip Juventus’un telafuzunu öğrenmeden gelen bi insan evladıyım. Eminim ki Torino’luların yarısı da bunu bilmiyo. Bence ‘Juventus’, yani j’yle. Herkes genelde ‘Yuventus’ bilir ama bence ‘Juventus’. Çünkü şöyle de bişi var bizim alfabede ‘j’ yok. Yapmamışlar. Mesela ‘k’ de yok, ‘y’ de yok. İlginç.


  • Geçen ay kariyerimdeki ilk ultimate turnuvasına da katılmış oldum. Peki ultimate ne? Frizbi, hatta annemin deyimiyle “hani bişey fırlatıyomuşunuz o mu?”. Evet o. Turnuvayı 17. sırada tamamladık ama önemli olan katılmak. İlk 5 maçı kaybedip son 3 maçı kazanınca böyle oluyo işte, ilk 3 maçı kazanıp son 5’i kaybetsek daha iyiydi. Ama işte sporcu ruhu fairplay falan filan. Bizim turnuvalar da bi ilginç. Gece 2’lere 3’lere kadar içmece sonra sabahın 9’unda maç yapmaca. Lahana turşusulu perhiz gibin bişi. Turnuvadaki en önemli şey de, takıma yeni katılanların maruz kaldığı “Disco di Birra” işkencesini başarıyla atlatmam oldu. Peki nedir bu “Disco di Birra” ? Şöyle ki çaylak oyuncuların ilk turnuvası esnasında bir disk ters çevirilip içi birayla doldurulur ve oyuncunun da bunu en kısa sürede içmesi beklenir. Şimdi diyceksiniz ki “lan alt tarafı bi firizbi, ne kadar bira alcak?” hemen söyliyim 175 gramlık bi resmi ultimate diski yaklaşık 1.5 L civarı bira alıyo. Başta ben de dedim “n’olcak içerim” diye sonra bi baktım şişeler ardı ardına açılıyo. Biraz zorlansam da “dai Bombèrr” nidaları eşliğinde 15 - 20 dk. içinde Disco di Birra’mı bitirdim. İsteyenler www.frasbadallac.it adresinden olayla ilgili fotoğraflara ulaşabilirler. Ayrıca takımdaki diğer pek çok insan gibi artık ben de adımla çağırılmıyorum. Bana uygun bulunan isim “Bombèrr”, neden böyle oldu bilmiyorum ama fena diil, alıştım. Telafuz çok önemli yannız ‘bambır’ ya da ‘bombır’ diyil, ‘boğmbeeğrr’ şeklinde bişi. Zaten ‘bambır’ olsa “öğk bu ne be” derim, ‘boğmbeeğrr’ iyi.


  • Gene büssürü büssürü yazdım. Basta così. Tekrardan yazışmak üzere hepinize ci vediamo!

16 Kasım 2009 Pazartesi

Stockholm, Lugano ve bilimum diğer saçmalıklar


• Şaka maka tam iki ay oldu lan.

• Stockholm’den bildiriyorska yazdım da sonra abim geldi falan yalan oldu o. Zaten Stockholm’den bildire bildire ne bildircem, ve/veya bildirsem ne değişçek. Gittim, gezdim, geldim işte.

• Napolyon da buna benzer bişeyler demişti sanki

• Ayıptır söylemesi dün (aslında ondan önceki gün ama düne de sarktı) Polaklarla parti yaptık, jubrowka mı ne getirmişler memleketten, çeşit çeşit votkalar falan. Ordan da Insubria’daki partiye gitçektim kim sorarsa. Sonra içimden dedim “nereye gidiyosun hayvan herif sen önce düz yolda yürü” yani içimden dememiş de olabilirim orası bi muallak.

• O diğil de kaderde Polaklarla İskoçça konuşmak varmış, nası oldu neden oldu bilmiyorum bütün gece İskoçça konuştum. Çok pis İskoçça konuşurum.

• İtalya’da yeni bişey yok, bildiğin İtalya. Oturma iznimi de aldım artık rahatça oturabiliyorum. Eskiden böyle bi tedirgin oluyodum, acaba oturmasam mı falan diye bi düşünüyodum artık öyle bi derdim yok, direk oturuyorum. Kralı da gelse kaldıramaz artık beni.

• Hani ilk okuldaykene bi tiyatrodur, sinemadır, okul gezisi falan olur. Olayın yapılcaa salona ve/veya otobüse koşarak girdikten sonra en güzel yere oturulup “burayı ben kaptım” denir ya, benimki de o hesap. İtalya’yı ben kaptım sen git başka yere otur.

• Şimdi fotoğraflara falan baktım da Stockholm fena yer diğil aslında. Ama kışın gittin mi pek bi bok göremiyosun, çünkü insanın görebilmesi için ışık denen bişey lazım, o da Stockholm’de yok. “Bu gece naapıyoruz hacı?” gibi bi durum yok, çünkü alabildiğine gece, saat 4 oldu mu gece. Böyle akşam üstü falan da diğil bildiğin gece.

• Bunları biliyor muydunuz? İsfeçteki arabaların hepsi Volvo veya Saab diğil. Yarısı falan.

• İsfeçin insanı da çok nalet. Sarışın kızlar (ayrıca İsfeçteki herkes sarışın değil) falan tamam bi yere kadar. Altı ay gece altı ay gündüz olayından insanların beyinler sulanmış resmen. Ben hayatımda bu kadar mal insanı bi arada görmedim arkadaş. Herkesin suratında böyle eblek bi ifade. Zaten ortalıkta insan da yok, ne biçim iş annamadım.

• Zaten tanışa tanışa bi tane İsfeçliyle tanıştım, onun da adı Tobias. Bi de manitası vardı Finli, hadi onu da yarım say 1.5 eder. Tam böyle Avrupa Birliği ofisi gibi bişi vardı onun önünde harita var ona bakıyoz bunlar geldi arkadan İsfeççe bişiler dediler. Dedim “anlamıyok kurban ingilizce gonuş” sonra işte anlattılar bişeyler felan. Bu arada İsfeçte Türkler dahil herkes ingilizce konuşuyo. Bunlar sordu nerelisiniz falan diye, ben hemen dedim “We’re from Italy”. Yalan mı söyliyim herife İtalya’dan geliyoruz. Hatunun gözler açıldı hemen dedi ben hep İtalya’ya gitmek istiyorum ama bu mal salmıyo. Yani buna yakın bişiler dedi. Bu iç mimarlık gibi bişiler okuyomuş, tasarım masarım anlattı da anlattı. Hep berağber bi Ayriş paba gittik ama pabın sahipleri Ayriş diğilmiş Boston’lıymış (aynı şey) eleman bize bira ısmarladı ki bu bi İsfeçliden beklenebilcek en son şey. Sonrakileri de biz ısmarladık borçlu kalmayalım diye, sonra bunlar ayak üstü kavga edip ayrıldı falan.

• Sıkıldım ya başka şey yazıcam.

• Şu an farkettim ki Mac’te bile olsa Word tam bir gerizekalı. Yarım saattir fontu Georgia yapmaya çalışıyorum inatla Times New Roman’a döndürüyo. İstemiyorum kardeşim Times New Roman.

• O diğil de dün gece ne içildi...

• Abim’le Lugano’ya gittik. İsfiçre de aynı İsfeç gibi, refah olayının suyunu çıkarmış. Sevmedim Lugano’yu. Como döver. Eskiden buralar kompile İtalya’ymış zaten sonra bunlar demiş olmuyo yürümüyo ayrılalım. Ama insanları iyi, İtalyan gibi. İsfiçre göyya gelişmiş, ileri memleket. Soruyosun millete kimse İngilizce bilmiyo. Dünyanın neresine gidersen git, bi yerde insanlar ingilizce bilmiyosa oranın insanı cana yakın oluyo.

• Tobias’la konuşuyoruz ne ayaksın falan diye, adam işsizmiş. İş bakmıyomusun falan dedim. “Yok ya ne bakçam” dedi. Devlet buna ayda 10,000 kron işsiz maaşı veriyomuş. İşte büyük hizmet! “on bin kron ne ediyo ki?” diyenler Google’a “10000 sek to try” yazıp kendilerinden geçebilir.

• Google’a bişey yazdıktan sonra bi de Enter’a basmak gerekiyo. Böyle insanlar var çünkü “gugula yazdım bişey çıkmadı” diye dolaşıyolar ortalıkta. Enter’a basmassan çıkmaz tabi.

• Gurbet’in nasıl bişey olduğunu Stockholm’de çok iyi anladım. Stockholm özünde çok güzel şehir ama memleket hasreti bambaşka bişey. Orio al Serio’ya ayak bastığım gibi kendime geldim. Üç günlüğüne de olsa insan özlüyo memleketini.

• Ben başka bişeyler daha yazcaktım da ne yazcaktım acaba...

• Neyse şimdi aklıma gelmedi, bi dahaki sefere kadar esen kalınız. Grazie e arrivederci!

10 Ekim 2009 Cumartesi

Büssürü büssürü bişi

Tekrardan hepinize melabaa diyerekten acık uzun olacağını düşündüğüm yazıma başlamak istiyorum.
Evet. Benim şu anda Verona'da olmam iğcağbediyodu mamafih söz konusu şehirdeki olası hava muhalefeti yüzünden gezimizi iptal etmek zorunda kaldık.

Farketmişsinizdir kine bir önceki yazımın aksine Türkçe karakterleri alabildiğine kullanabiliyorum. Bu da ne demek oluyor ki; nur topu gibi bem beyaz bi mekbukum oldu. Bugün yüksek müsadeniz ile pek çok konuya değiniciğm.

MacBook

Adı Bianca. Kendisiyle birkaç yıl sürmesini beklediğim bir ilişkiye başladık. Şimdilik çok iyi geçiniyoruz, kendisinin her hangi bir süre zarfında beni üzeceğine de pek ihtimal vermiyorum.

Fazla söze gerek yok, Mek döver.

Italia!

Yazının bu kısmısında İtalya'dan, İtalya'da hayat vs. gibi şeylerden bahsetmeye çalışıciğm. İnsan niye İtalya'ya gider, İtalya'da ne var, kimler İtalya'ya gitmeli? gibi soruların cevaplarını arıyıciğz. Şimdi bu demek oluyor mu ki bu yazıyı okuyan herkes İtalya hakkında her türlü bilgiye vakıf olucak? Tabii ki hayır.

İtalya'yı tarif etmek ve/veya betimlemek pek mümkün değil. İşbu ülke aynı Türkiye gibi umduğunu değil bulduğunu yediğin biyer. Tabi burda bulunan şeyler Türkiye'den oldukça farklı. Bi kere ben de İtalya'nın nasıl biyer olduğunu bilmiyorum, hatta komple 58-60 milyon insanın İtalya'nın ne olduğu konusunda hiçbi fikri yok. Buralar İtalya'dan sayılmıyo, biz (Comaschi) İsfiçreli gibiymişiz, başka bi taraf var adını unuttum şimdi, ordakiler de Avusturyalı gibiymiş. Güney bambaşka bi muamma zaten, ama güneyliler çok iyi insanlar. Kısacası İtalyan'lara "nerelisin?" diye sorunca herkesin anlatıcak bi hikayesi var. Benim anladığım kadarıyla "İtalya" ütopik bişey. Yani yok öyle bişey. İtalya insanın beyninde, ayrıca İtalya (gerçekten) insanın kendine yakışanı giymesidir.

İtalya ne tarafa çekersen o tarafa gelen biyer. Sevilcek ya da nefret edilecek çok fazla şey var. İtalya'ya karşı herhangi bir sempati duymuyorsanız buranın günlük yaşam, politika, spor vs. konusunda Türkiye'den herhangi bir farkı yok fakat aşağıda belirteceğim konulardan bir veya birkaçı ile uzaktan yakından ilginiz varsa İtalya cennet.

- Yemek (e yani)
- Kahve
- Tarih
- Sanat
- Araba/Motosiklet/Bisiklet
- Moda

Hepsine tek tek girmiycem şimdi, özellikle yemek konusu yazmakla bitçek gibi diğil.

Bizim arkadaşlarla genel görüşümüz "İtalya'da bankacı olucan abi!" şeklinde. Sabah 8:20'de açıyolar, 1 - 2:35 arası yemekteler, sonra 4'te dükkanı kapatıp gidiyolar. Gerçi bu sadece bankalara özgü bişey diğil. Saat 4'ten sonra bişeyi ara ki bulasın. Cumartesi her yer öğlene kadar açık, pazar da sadece insanın hayatta kalmak için gerek duyduğu şeyler (ekmek - su) satan yerlerin bazıları açık. Hayat genel olarak çok ucuz olmasa da pahalı da sayılmaz, "işi bilcen oolum" taktiği burda da geçerli. LD var mesela, kendisi tam anlamıyla buranın BİM'i. Aynı konsept, herşey kartonda falan. Ucuz ama içerde İtalyan görünümlü insanlara rastlamak pek mümkün değil. Sonra GS var, GS buranın karfuru. Benzetme falan yapmıyorum, GS bildiğin karfur. Bütün karfur ürünleri bulunuyo ama adı GS kalmış. Bi de Esselunga var ki o biraz migros gibi, hafif pahalıya kaçıyo ama bazı şeyler bazen çok ucuz olabiliyo. Türkiye'deki her marketin kendine has çıkarttığı indirim kartı muhabbeti burda da var, bu kartlar yeri geldi mi hayat kurtarabiliyo.

Milano'yu pek bilmiyorum ama Como'da gece hayatı namına pek bişey yok. Saat 9'dan sonra sokağa çıkıldığında gerçek anlamda kimse yok. Como sanki kendi tapulu mülkünmüş gibi geziyosun. Perşembe geceleri öğrencilere güzellik yapan bi barımız var. Ne içersen iç 3 €. Perşembeleri herkes orda, müzik yok öyle ayak üstü muhabbet.

İtalyanca

İtalyanca'yla aram çok iyi. Kendisi sağolsun beni pek bi seviyo. Geldiğim günden beri bayaa bi mesafe katettim gibi. Tabi bunda İtalyanların gram ingilizce bilmemesinin de rolü var, bu olayı da ayrı bi seviyorum zaten, derdini İtalyanca anlatmak zorundasın. Benim derdimi anlatmak konusunda herhangi bir sıkıntım yok lakin ben derdimi anlattıktan sonra amca-teyze-arkadaş'ın verdiği cevaptan pek bişey anlamıyorum. Ben adama x adrese nasıl giderim diye soruyorum adam ayaküstü bana dünya klasiklerinden en az 2 eser okuyo. Aradan anladıklarımı ve beğendiklerimi seçip yoluma devam ediyorum. Zaten İtalyanca öyle bir dil ki konuşmak için nerdeyse hiçbişey gerekmiyo. Her kelime her anlama gelebiliyo, misal:

Ciao: hem merhaba hem güle güle demek
Perché: hem neden hem çünkü demek
Prego: hem buyrun, hem rica ederim demek

Yani kısaca Türkçe bile konuşsan elle kolla bi şekilde derdini anlatabiliyosun. Cümlelerin arasına "allora" eklemeyi unutmamak lazım.

Derslere de başladık artık insanları daha rahat anlayabilicem inşallah. Elisa var bizim hoca, çok şeker bi insan, İngilizce bilmemesi de ayrı bi güzel. Beni secchione yaptı. Secchione'nin tam olarak ne olduğu konusunda hala tam bi fikrim yok. Yaptığım araştırmalar sonucu "çalışkan" gibi bir karşılığı olduğuna kanaa't getirdim. Secchione olarak başımdan geçen anıları ileriki postlarımda sizlerle paylaşma niyetindeyim.

İnsanlar

Burda her çeşit insan var. Bu "her çeşit" insanların büyük bi bölümünü Türkler oluşturmakta. Güzi'de okulum sağolsun nerdeyse Türkiye'den başvuran herkesi kabul etmiş. Demek ki akademik anlamda inanılmaz başarılı bi ülkeyiz :P

Çok Türk var fakat bunların hepsi Management'ta. Zaten herkes Management'ta. Bizim bölümde 8-10 kadar Türk var ki bunların da 6-8 kadarı Communication seçti. Bu da demek oluyor ki Sound Engineering'de ben dahil 2 Türk var. Geri kalanlar genelde İtalyan ve her gün Milano'dan git-gel yapıyolar.

Tabi ordan, burdan ve şurdan da pek çok insanla tanıştık. İnsanları milletler göre kategorize etmek çok doğru diyil, her ülkeden sıcak, soğuk, arasıcak ve aperatif insanlar çıkabiliyo. Şu ülkenin insanı böyle, bu ülkenin insanı şöyle demek çok doğru değil. İnsanlar ben söylemediğim sürece Türk olduğumu anlamadıkları gibi ben de insanlar söylemedikçe İtalyan mı İspanyol mu Kolombiyalı mı tam çözemiyorum.

Bi de sanırım Türk'ün Türk'ten başka dostu var. Daha hiç kimse Türk olduğumuzu söyleyince "Hııı bunlar Türkmüş uzayalım hacı yavaştan" şeklinde triplere girmedi.

Ultimate

Ultimate, okuldaki el ilanlarından birinde görüp gittiğim ve çok da beğendiğim yeni sporum. Aslında olay amerikan futbolunun frizbi'yle oynanan versiyonu. Pek çok kaynaklarda "Ultimate Frisbee" olarak geçse de "Frisbee" bi şirketin trademark'ı olduğu için genelde ultimate olarak geçiyo. Olay diski takım arkadaşına atarak sahanın öbür ucuna ulaşmaya çalışmak, diskle koşmak yok.

Neyse "open day" diye bi muhabbet vardı işte gençler sporu ve takımlarını tanıtıyolar. Gittim kimse olaya ilgi göstermemiş, takıma da adam lazımmış "ben de oynıyım mı abi?" dedim gel oyna dediler. Takıma girdim yani. Haftada iki gün antrenmanımız var, pazartesi çarşamba. Geçtiğimiz hafta takımla antrenmanlara başladım ufak da bi sakatlık geçirdim. Şimdilik maç temposunda değilim ama bakalım ilerki zamanlarda olcak inşalla. Antrenmandan sonra da civarda bi bar var oraya gidip içiyoruz. Şimdilik dönen muhabbetin %5'ini falan anlıyorum ama zamanla olcak tabi.

Şu an takımdaki tek yabancı konumundayım, bi tane de Hintli bi eleman gelcekti o yok ortalıkta. Mail grubumuz bilem var :) herkes bişiler yazıyo, geçen birinin çocuğu oldu mesela 3.5 kg 51 cm herkes böyle tebrik mesajları yazıyo.

Okul

Okulumuz fena biyer değil. Dip dibe iki tane bina var, dersler bi orda oluyo bi burda oluyo. Her iki binayı da Università degli Studi dell'Insubria ile paylaşıyoruz. Ben kendilerine daha çok bizim Fen-Edebiyat fakültesi diyorum. Çünkü önemli işlerle biz uğraşıyoruz bunlar da efendime söyliyim hukuktur edebiyattır kimya fizik gibi şeylere bakıyolar.

Eğitim sistemi Türkiye'yle, en azından Trakya Üniversitesi'yle kıyaslanamayacak düzeyde. Gerçi ben daha tam eğitilmedim ama anladığım kadarıyla hocalar derslerde işi çok sıkı tutup sınavda öğrenciyi çok fazla zorlamamakta. Anlatılanlara göre sınav gecesi ezberleyip ertesi gün unutulan şeyleri kimse sınavda sormuyormuş. Sınavlar 30 üzerinden ele alınıyor ve 18 alan geçmiş sayılıyor. Bir dersten kalındığı takdirde aynı sınava 4 ila 6 kere daha girilebiliyor. Bu da okulu uzatmayı neredeyse imkansız hale getiriyor (inşallah). Genel olarak hocaların ingilizceleri iyi ama yer yer "the Italian man who went to Malta" tarzı hocalar da denk gelebiliyo. Derste hoca bazen anlaşılmayan yerleri İtalyanca anlatabiliyo ama bu genelde bir veya iki cümle sürüyo. İlginçtir ki ben bazen ingilizcesini anlamadığım şeylerin italyancasını anlıyorum.

Sound Engineering kolay bi dal değil. İşin matematik kısmı biraz çetrefilli. Her derste türevler, integraller, matris dönüşümleri havada uçuşuyo. Ama ilk dönemden sonra daha spesifik konulara yelken açıciğz. Ayrıcana bize söylenenlere göre bu daldaki eğitimi dünya üzerinde sadece 5 (beş) üniversite veriyormuş.

Bitti Gibi

Şimdilik anlatıcaklarım bunlarla sınırlı. Aslında anlatıcaklarımın sınırı yok, şimdilik bu kadar yazabildim.

Bi dahaki yazıya kadar hepinize arrivederci.

28 Eylül 2009 Pazartesi

Como




Hepinize tekrar melaba,

Bugun Italya'daki onikinci gunum. Tam anlamiyla yerlesmem oniki gun kadar surdugu ve halen bir bilgisayarim olmadigi icin hicbisi yazamadim. Zaten bunu da okulumuzun kutuphanesindeki bi bilgisayardan yazmaktayim (demee). Yanimdaki nereli oldugunu tam kestiremedigim eleman da "Careless Whisper"i loop'a almis 16.ya falan dinliyo ama idare edicez artik.Bu yazimda sizlere Como'dan bahsediciim. Como cok guzel biyer, hatta gereginden fazla guzel diyebilirim. Yani bes-onbin adam tutsan, "abicim bizim boyle bi arsamiz var buraya boyle boyle bi sehir kurucaz, para da dert diyil ne kadar istiyosaniz alin" desen boyle bi sehir kuramazlar. 84 bin kisinin yasamasina ragmen sehir cok buyuk, yani ben boyle Kesan - Edirne arasi bisey bekliyodum fakat Como Edirne'den buyuk. Izmir'den referans vermek gerekirse Konak + Alsancak buyuklugunde diyebilirim.

Sehrin iki yaninda yuksek yuksek tepeler var. Fakat bu adamlar trakyali olmadiklari icin yuksek yuksek tepelere ev kurmuslar. Ayni Kabatas'ta oldugu gibi burda da funikuler var, tabi biz ona funicolare diyoruz. Ama funikuleri gorcen, Kabatas'taki bunun yaninda funikulercik kaliyo. Iste onunla tepeye cikiliyo, Brunate'ye. Ben daha cikmadim, "acele etme elbet bigun turist gezdirmeye cikarsin" dediler, zaten bi gidis 4.5 € mu ne oyle bisi. Como golu harika biyer, gerci ben daha golun onda birini falan gordum ama o bile yetiyo. Como kesinlikle fotojenik biyer degil, hani boyle hicbi fotografta guzel cikmayan insanlar vardir ya (mesela ben) Como da aynen oyle. Iki yanda acilari 45 dereceye yaklasan tepeler ve karsidaki daglarin goruntusu anlatilamiycak ve/veya fotograflanamiycak guzellikte.

Sehirde her donemden bina ve eser bulmak mumkun, derebeylik zamanindan kalma surlarin bazilari hala ayakta, bu surlarin ici sehrin merkezi, burda sokaklar cok dar ve genelde bu sokaklara araba giremiyor. Butun evler, binalar eski ama cok bakimli. Burda yerel halkin dukkanlari ve saire var. Sehrin bu kismi ufak olmasina ragmen 4-5 tane meydani var, adim basi meydan nerdeyse. Insanlar bu meydanlarda toparlanip muhabbet falan ediyolar, yemek yiyip kahve iciyolar. Cumartesi de mesela bit pazari gibi bisi vardi, yasli yasli amcalar eski plaklari, gumusleri ve bilimum eski esyalarini getirmis satiyolardi. Sehir ovaya kuruldugu icin cok duz biyer. Mesafeler cok yakin degil ama otobus veya arabayla gidilcek kadar da uzak degil. Tabi bu durumda olan benim ayaklarima oldu, mubalaga etmiyim ama gunde ortalama 7-8 km yuruyorum, ilk gunler daha da fazlaydi. Dedigim gibi sehirde yokus falan yok, insan duz yolda yururken yoruluyo. Hostelde kalirken 10-16 saatleri arasi mekan kapali oldugundan mutevellit butun sehri boydan 15-20 kere yurudum.

Como yaklasik boyle biyer, artik kendimi tamamen bu sehire ait hissediyorum, cogu sokak tanidik, yol-yordam bulma konusunda herhangi bir sikintim yok. Hersey yolunda. Italya, Milano, insanlar ve olaylarla ilgili seyleri de baska bi zaman yazarim artikin.

Hepinize Arrivederci

11 Eylül 2009 Cuma

Melabaaa!

Ciao tutti!

Farketmişsinizdir ki yine yeni bi bılogla karşınızdayım, bu bılogumda İtalya'da başımdan geçen şeyleri Türkçe dublajlı ve şifresiz olarak sizlerle paylaşıciğm. Şimdi diyceksinizdir ki; bu bılogda neler olucak acabağ?

Valla açıkça söylemek gerekirse ne olup ne olmıycaanı ben de pek bilmiyorum, işte anılarımı yazıcam, çektiğim fotoğrafları koyucam, yediğim ve beğendiğim yemeklerin tariflerini olabildiğince (gerekirse ustanın boğazına yapışarak) sizlere aktarmaya çalışıciğm.

Siz bu satırları okurken ben belki de çok uzakta oluciğm, belki de olmıyciğm. Şimdi burdan İtalya hakkında atıp tutardım da ben iyisi mi bi (5 gün sonra) gidiyim, göriyim öyle yazıyım ne yazcaksam.

Arrivederci!


Lago di Como, Italia