10 Haziran 2010 Perşembe

Dünya’nın bittiği yerden bildirijørge

Efendim ileri seviyede işsizlik/güçsüzlük ve de ucuz bilet (gidiş-dönüş 6 €) bulma vesilesiyle gidip Norveç denen saçmalıklar ülkesini görelim dedik. Hayat dersi niteliğindeki tecrübelerimi sizlerle paylaşmak üzereyim. Fasten your seatbelts, switch off your phones, open the shade of your window and adjust your seats to an upright position.

Aldığımız biletlerin terbiyesizlik derecesinde ucuz olması aynı zamanda 6:30 gibi abuk bir saatte uçmamız anlamına geliyordu. Herhangi bir şekilde sabah kalkıp bu uçağa yetişmek mümkün olmadığından mütevellit (yine) geceyi havaalanında geçirmek zorunda kalacaktık. Nitekim kaldık da. Norveç’te yaklaşık 30 saat kalacağımız için evde 8 adet sandviç yapıp uyku tulumlarımızı da yanımızda götürdük. Bergamo’dan havaalanına giden otobüse koşarak bindikten sonra şoföre (şoför de ne iğrenç kelimeymiş hayattan tiksindim resmen) otobüste bilet alıp alamıycaamızı sorduk. Kendisi “sonra alırsınız” gibisinden bişeyler dedikten sonra yerlerimize oturduk. Havaalanına varıp kendisine bilet olayını tekrar sorduğumuzda “hadi canım uzayın, ben bişey görmedim” dermişçesine bi el hareketi yaptı. İtalya sanki bize “gitmeyin” gibisinden bi mesaj veriyodru. Bergamo her zamanki gibi sabah 6 küsür uçağına bilet alıp akşamdan gelen gençlerle doluydu. İspanya dönüşü tünediğim köşeye tekrar yerleşip tezgahı kurduk. iPod’ta bikaç el tavla attıktan sonra uyumaya karar verdik ve bu arzumuzu sabah sevgili İtalyan görevlinin gelip bizi dürtmesine kadar başarıyla sürdürdük.

Oldukça açık bir havada gerçekleştirdiğimiz yaklaşık 2.5 saatlik uçuşun ardından Torp denen saçma sapan yere indik. Bir RyanAir klasiği olan ‘uçak biletten pahalı otobüs bileti’ olayından daha önce haberdar olduğumuzdan ve Norveç’te altı üstü 30 saat geçireceğimizden Oslo’ya gitmeye hiç yeltenmedik. Havaalanından Torp’a (nası olduysa artık) bedava otobüs var. Torp tren istasyonuna kadar bu otobüsle geldik. Torp’un nüfusu havaalanında çalışan görevlileri saymazsak beş. Ama tren istasyonu var. Zaten genel olarak Norveç’te insan yok. Yani bence tüm Norveç’in nüfusu yüzelli falan. Tren istasyonundan orman içine giren bi yol ve ‘Sandefjord 5’ yazan bir tabela görünce yürümeye karar verdik. Tam karar vermiştik ki eski bir VW Transporter’la 40-45 yaşlarında bi abi durup bizi aldı. Kendisiyle yol boyunca muhabbet ettik. Yol dediğim de 5 dakika bişey. Kendisi aşçıymış. “Ne pişiriyosun?” diye sorduğumda verdiği ‘Balık’ cevabı hiç de şaşırtıcı diildi. İki tane de kızı varmış bize cep telefonundan fotoğraflarını gösterdi. “Ay canım ne şeker şeyler” şeklinde yapmacık bi samimiyetle durumu geçiştirdik. Abi bizi Sandefjord’un en kuzey ucuna bırakırken adını sorduğumda pronansiyeyşınını kendisinin bile beceremediği bi isim söyledi. Gönül isterdi ki adını buraya yazabiliyim ama yok. Yine de kendisine teşekkürlerimizi iletip indik.

Sandefjord böyle kasabadan hallice biyer. Bi ucundan öbür ucuna 7-8 dakikada yürünebiliyo. Ortasında şu üstte görülebilecek olan ‘Balinacılık Anıtı’ var. Eskiden burda balinacılık yapılırmış. Hatta hala balina eti satılan bi restoran varmış ama biz görmedik. Norveç dünyada halen balinacılığın yapıldığı bikaç ülkeden biri. Sandefjord Norveç’in geri kalanı gibi boş biyer. Büyükçene bi parkı ve bi marinası var. Hava süper güneşli olduğundan, Norveç’te yapılacak herhangi bişey olmadığından ve de az biraz uykulu olduğumuzdan marinadaki yüzen mini iskelelerden ikisine yatıp 2-3 saat kadar güneşlendik. Sandefjord’da görülecek başka bişey olmadığı için de şehirin belki de en ilginç yeri olan alışveriş merkezine girdik. Burda bulduğumuz süper marketten süper pahalı yiyeceklerimizi (balık-ekmek) alıp parkta yemeye koyulduk.

Norveç’liler aşırı zengin ve refahlı insanlar oldukları için “naapsak naapsak, lan ülkenin 3.5 yanı da deniz bari kafayı balıkla balinayla bozalım” demişler. Sudi Arabistan’dan sonra dünyanın ikinci büyük petrol ülkesi olduklarından bunların olayı genelde “devlet bize para versin biz de devlete vergi verelim” şeklinde. Herşey aşırı şekilde pahalı ama kimsenin de umrunda diil. Ülkeye giren para çıkandan az olduğu sürece sıkıntı yok. Zaten kimsenin Norveç’in tavuğuna kışt dediği falan da yok. Fazla zengin oldukları için AB’ye girmemişler ama Schengen antlaşması gereği serbest dolaşımları var. Diğer İskandinavlar gibi bunlar da “yaa ne uğraşçaz şimdi Euro falan kalsın öyle” diyerekten Kron kullanıyorlar. Kron – Euro dönüşümü 1e 7,5 gibi saçma bi orandan yapıldığı için herhangi bi tabeladaki fiyatı kafadan hesaplamaya çalışmak büyük bi eziyete dönüşüyor. Ama genelde dönüşümle uğraşmaya gerek yok, Norveç’teki herşey kayıtsız şartsız pahalı. Norveç’te pahalı olmayan iki şey var; kitap ve barbekü sosu!

Günün geri kalan kısmını biraz daha yatıp şehir kütüphanesinde geçirdikten sonra benim CouchSurfing vasıtasıyla bizi gezdirmesi için bulduğum elemanı arayalım dedik. Alışveriş merkezine tekrar girip önümüze gelene telefon kulübesi sorduktan sonra genelde aldığımız cevap aynıydı: yok! Norveç’te telefon kulübesi yok, adamlar yapmamış. Yok yani. Hoş olsa da dakikasına 27 € gibi saçma bi para verirdik, neyse orda bizim yaşlarımızda bi GSM operatörünün standında takılan bi eleman bulduk o sağolsun “benden arayın” dedi. Karl’ı aramamla birlikte ninesinin ölmek üzere olduğunu ve kendisinin bize yardımcı olamayacağını öğrendik. İnsanlık halidir, zaten Norveç’in yaş ortalaması 94,3 derken telefoncu eleman bize “Siz çok yanlış gelmişsiniz” diyerek Tønsberg’e gitmemizi önerdi. “Otobüse de fazla bişey vermezsiniz iki buçuk, üç euro falan” deyince biz bi gaza geldik. Otobüse bindiğimizde durumun pek iki buçuk, üç değil dört buçuk, beş olduğunu acı bi şekilde öğrendik. “Akşama 10 euroya bira içiceğmize gidelim bi şehir daha görelim” düşüncesiyle bizi Tønsberg’e götürecek olan otobüse bindik. Otobüs artık nasıl olduysa 14-15 km’lik yolu 45 dakikada gitti. Ben de o ara güzelce bi uyudum.

Tønsberg meğersem Oslo’nun tatilci zenginlerinin takıldığı mekanmış. Sandefjord’dan biraz daha büyükçene biyer. Eskiden vikingler buralarda takılırmış. Bu İskandinavların her birinin ayrı ayrı vikinglere sahip çıkması olayına da hastayım. İsveç’e gidiyosun onlar diyo gerçek viking biziz, Norveç’e gidiyosun onlar yok diyo biziz, Danimarka’lı geliyo daalın lan diyo biziz viking. Neyse ne, çok da tın. Şehrin ortasından geçen böyle nehir gibi, kanal gibi, haliç gibi bişey var. Su yani. Hemen kenarında da 10 euroya bira içip 20 euroya pizza yenilebilecek barlar var. Bazı kalantor abiler çekmişler yatları barın karşısına öyle takılıyolar falan. Tønsberg Sandefjord’dan büyük büyük olmasına da sonuç olarak Norveç. Sandefjord 15 dakikada geziliyosa bu da yarım saat. Tepede vikinglilerin yapımına başlayıp da Türk işi gibi bi türlü bitirilemeyen (1000 yıl) kuleye çıktık. Burda güneşin batamayışını izledikten sonra kalan balıklarımızı yedik. Güneşin batamayışı dediğim şey de fotoğrafta görülebileceği üzere gece 11. Norveç bu yönden çok garip biyer. Misal ortalık böyle gayet aydınlık falan ama sokakta insan kalmamış, bütün dükkanlar kapalı. Hoş sokakta sabah da insan yok ama bazen yine tek tük rastlanabiliyo. Her ne kadar 59. paralele gitmiş olsak ve yılın 24 saat güneş alan kısmına denk gelmemiş olsak da hava hiçbi zaman tam olarak kararmadı. Balıklarımızı yedikten sonra uyku tulumlarımıza girip kimseyi rahatsız etmeyip kimse tarafından da rahatsız edilmiyceemiz biyer aradıktan sonra Svømmehall’ın karşısındaki park’ta karar kıldık. Gece biraz soğuk olsa da son derece rahat bir şekilde uyuduk.

Sabah uyandığımda yaklaşık 10-15 Norveç’li amca işleri yokmuş gibi (ki yoktu) sandalyelerine oturmuş bizi izliyolardı. Tezgahları topladıktan sonra kalan ekmeğin üzerine nutella sanarak aldığımız brownie sosunu sürüp yanında dünyanın en pahalı sütünü içtik. Şimdi burdan isim vermek istemem ama Türkiye’nin bazı bölgelerinde o paraya çok rahat inek alınır. Tønsberg’i biraz daha gezdikten sonra uçağımıza binmek üzere havaalanına doğru yola koyulduk. Sadece iki durak ve toplam on dakika süren bir tren seyahatine 5 € (ki bu öğrenci indirimli) gibi fantastik bir ücret verdikten sonra tekrardan Torp’a ulaşıp aynı beleş otobüsle havaalanına ulaştıktan sonra kalan paralarımızı dünyanın en dandik ve en pahalı kahvesine vermeye karar verdik.

Sonuç olarak Norveç nasıl biyer? Fena değil. Olmasa bişey değişir mi? Hayır. Adamlar kendi çaplarında gayet güzel (hatta mükemmel) takılıyolar ama hayvani sosyal devlet ve vergi sistemi yüzünden turizme hiç elverişli değil. Zaten turistiz diyince herkes böyle bi “Turist mi? Hemi de Norveç’te!” der gibisinden bakdı. Adam çok açık bi şekilde ülkeyi turiste göre yapmamış. Ama yine de sevilesi biyer, yani İskandinavlar her ne kadar insanın içini bayan ülkeler olsa da hiçbi zaman bi Almanya bi İsviçre’nin eline su dökemiyorlar. İskandinavların durumu biraz da “abi biz de isterdik eğlenceli insanlar olalım ama eldeki malzeme bu” şeklindeyken Almanlar ve İsviçreliler bu iç bayıcı ve katı olma durumlarını dünya üzerindeki en büyük meziyet gibi görüp bununla övünmeye falan çalışıyolar. İskandinavlar hiç olmazsa samimi. Bitirirken şunu da eklemek istiyorum ki Norveç’li balıkçıların el kremi Neutrogina diye bişey de yok. Norveç’te öyle bişey yok. Hepsi marketing. Şanslı izleyicilerimizin kartospalları da yola çıktı. Hatta belki yerlerine bile varmıştır. Posta kutusuna atmak yerine bi postacı abinin eline sıkıştırdım, belki de hiç gitmiycekler. Sağlıcakla kalın efendim.