14 Mart 2011 Pazartesi
kamin gap nekst
16 Eylül 2010 Perşembe
1

Bugün tam bir yıl oldu. 365 gün. Hepsi İtalya'da değildi tabi, zaten burda yazdıklarımın çoğu İtalya dışından bildirdiğim meselelerdi. Şu iki valiz ve sırt çantamla inmiştim Malpensa'ya. Toplasan on kelime olmayan İtalyancam ve çok güvendiğim (mamafih sonrasında hiçbir işime yaramayacağını anlayacağım) İngilizcemle Saronno aktarmalı Como'ya varıp saçma bir yağmur altında hafif sarhoş bir şekilde yer olup olmadığını bile bilmeden 3,5 kilometrelik yürüyüşün ardından hostele yerleşmiştim.
11 Ağustos 2010 Çarşamba
Sardegna'dan Bildiriore
Aslında “Sardegna’yı Bildiriore” olsa daha iyi zira uykunun tutmadığı bir Edirne gecesinde ilginç bir şekilde Jennifer Lopez dinleyerek yazıyorum. Üstünden bir haftadan biraz daha uzun bi zaman geçti. Siteye ne zaman koyucaam da muallak. Lafı uzatmaya gerek yok. Bildiriyore.
Bergamo Şehir Merkezi – Havaalanı arası seyahatimi 20 cent gibi komik bir ücret karşılığı kat ettikten sonra ülke içi bir uçuş olmasına rağmen bir Ryanair klasiği olan “Visa Check” sonrasında ufak bir bekleyiş sonrası uçağa bindiğimizde İtalyan 2. pilotumuz Sardegna dolaylarında havanın gağyet güzel olduğunu, uçuşumuzun yaklaşık 1 saat 20 dakika süreceğini vefakat yurdum ATC’leri (Air Traffic Controller) grevde olduğundan kelli 45 dakika gibi bir beklemeyle havalanacağımızı söyledikten sonra koro ve solo halinde “aaaa” ve “uuuu” sesleri çıkardıktan sonra kalkış izni için bekledik. Kısa bir süre sonra çizmeyi geride bırakıp Corsica ve Sardegna üzerinden Cagliari’ye doğru ilerledik. Bu şirin Akdeniz adaları 36 bin ft. yüksekten bile insanın kalan ömrünü geçirmek istediği yerler gibi gözükmekte. Gel zaman git zaman Caglari – Elmas havaalanına indik. Elimde herhangi bir fotoğraf yok ama o bölgenin adı gerçekten “Elmas”. İnanmayan açsın gugulörtü baksın. Neden bilmiyorum, ama Sardegna ve Sicilia’da adı sesli harfle bitmeyen (gelinim sen anla edit: İtalyanca her isim sesliyle biter) yer isimleri mevcut. Havaalanındaki bilet makinasının çalışmadığını söylediğimde görevli “otobüste alırsın” dedi. Otobüsteki şöför de “inince alırsın” dedi. İndiğimizde ise zaten inmiştik.
Cagliari ilginç biyer. İtalya’nın genelinde hakim olan ‘istasyon karşısı McDonalds’ geleneği burda da mevcut. Cagliari ne turistik biyer, ne de tam tersi. İner inmez kah harita, kah GPS yardımıyla hostelimizin yolunu tuttuk. Toplamda 48 saatten az bir süre kalacağımız için ikinci gece hostelde kalmamayı düşünüyorduk fakat insanların anlata anlata bitiremediği “İtalya’nın Güneyi” faktöründen tırsıp 2 gece kalmayı tercih ettik. Çantaları odaya bıraktıktan sonra resepsiyondaki abinin tavsiyesi üzerine bir pizzeria’ya gidelim dedik. Bu arada “Sardları anlayamazsın” diyen Sicilia’lı arkadaşıma da burdan nanik yapmak istiyorum. Kendisi bu satırları büyük ihtimal okumuycak, ve/veya anlamıycak ama olsun. Sardlar da (ilginçtir) diğer İtalyanlar gibi ‘İtalyanca’ konuşuyorlar. Belirgin, sert bir aksanları yok. Sanırım burdaki durum da Catalunya’daki gibi bir şehir efsanesinden ibaret.
Pizzacıya gitmeden önce sanki çok yanıcakmışız gibi güneş kremi falan almak için süpermarket’e gidelim dedik. Hosteldeki abinin tarif ettiği mekan süpermarketten ziyade ‘süperbakkal’ modundaydı. Fiyatlar Como’yla az çok aynıyken soğuk Coca-Cola burda 80 cent. Ucuz bulup aldım. Ucuz yollu bir şampuan aldıktan sonra kasiyer ablaya güneş kremi sorduk, kendisi Sardegna yazının yaman olduğunu, alabildiğine yüksek korumalı bir krem almamızı salık verdi. Önerdiği bütün kremlerin fiyatları iki haneli olunca kenarda köşede kalmış olan 4 faktör Nivea’ya 9,60 euro gibi fantastik bir fiyat ödemek durumunda kaldık. Kendisi halen bizim için önemli bir güneş kremidir. Açlığımıza daha fazla dayanamayarak pizzeria yoluna düştük. Neyse efendim, hosteldeki abi bize “açsanız gigante yiyin” uyarısında bulunduğu için arkadaşım bir adet “gigante” pizza sipariş etmeyi tercih etti. Ben ise normal bir insan olduğumu düşündüğümden mütevellit normal boy bir margherita söyledim. Gelen pizza kelimenin tam anlamıyla “gigante”ydi. Nerdeyse tüm İtalya’da standart olan pizza tabağınun kenarından 10’ar cm taşan pizzanın bir çeyreğini de ben yemek durumunda kaldım. Lezzeti yeterince iyi olsa da malzemesi daha bol olabilirdi. Yanında içtiğimiz ev yapımı şarap Roma’da içtiğime benzer, güzel, Trakyalı tabiriyle “kaktıkça gidiyü” şeklinde bir şaraptı. Sonra şehrin ana caddesi gibi duran (via Roma) bi caddeden yukarı doğru yürüyüp bir parkta oturduk. Yarım saat kadar süren bir gözlem sonucu Sardların ve güney İtalyanların söylenegeldiği gibi ‘Zenci’, ‘Arap’, ‘Adanalı’ olmadığı sonucuna vardık. Sonrasında kahve krizim tuttuğu için yarım saat bar aradık. Bizim Como’da alışık olduğumuz ‘adım başı bar’ geleneği sanırım burda pek rağbet görmüyordu. Bikaç yer bulduysak da amcalar saat 10’da dükkanı kapatıp gitmişlerdi. Nihayet Lavazza satan bir bar bulduktan sonra barista amcadan kibar bir şekilde ‘Caffe Lungo’ istedikten sonra kendisi bana gayet kibar bir şekilde kahvemi hazırlayıp sunduktan sonra arkamdaki orta yaşlı amcayla daha önce hayatımda hiç duymadığım bir dilde (Sardo) konuşmaya başladı. Durmaksızın konuşulan bir buçuk – iki dakikalık muhabbetin içinde tek bir kelime bile anlamadım. 80 cent ödeyip çıktık. Kahve burda da 80 cent. Roma’da daha ucuzdu. Belki ada diyedir. Sonrasında pahalı restoranların olduğu bir sokaktan ilerlerken hostelin 30 metre aşağısındaki meydanda ayak üstü jazz konserine denk geldik. Amcalar güzel çalıyordu, baterinin zillerinden biri ‘İstanbul’ markaydı. Yarım saat kadar dinleyip hostele gittik. Tam yatarken oda arkadaşımız teşrif etti. İtalya’nın en dandik, adını bile bilmediğim bölgesinde (bu parantezi açtım ki sonradan bakıp adını yazıyım diye, yazıyorum, işte o bölge: Friuli Venezia Giulia!) kimya okuyomuş. Bizim yaşlarımızda bi eleman. 15 dakika kadar havadan sudan muhabbet ettikten sonra uyuduk.
Cagliari’de (ve Sardegna’da) geçirecek topu topu bir günümüz olduğu için sabah erken kalkıp pilan yapmaya karar verdik. Evet ‘i’yle. Pilan. Resepsiyonun önündeki broşürlerde saçma sapan alışveriş merkezlerinin reklamlarıyla civardaki bir aquapark’ın reklamları vardı. Aquapark fikri fena gelmese de önden Poetto’daki şehir plajını bi görelim dedik. Cagliari, hayatımda gördüğüm en ucuz günlük bilete sahip şehir. 2,30 euro. Fakat burda da Roma’daki gibi bilet 24 saatlik değil saat 24’e kadar. Metro, tramvay falan yok. Otobüs ve troleybüs var. Zaten avuç içi kadar yer. Bir otobüs vasıtasıyla Poetto’ya gittikten sonra plajın kalabalık ve saatin erken olduğuna kanaat getirip (nasılsa günlük biletimiz var) diyip ilk gelen otobüse bindik. Otobüs bizi Cagliari’nin tek banliyösü olan Quartu Sant’elena’ya götürdü. Görenin çok şey kazanacağı veya görmeyince çok şey kaybedilcek biyer diil. Yarım saat kadar manasız bir şekilde yürüdükten sonra bulduğumuz başka bir süpermarketten (bu sefer gerçekten süpermarket) kola-cips alıp ayak üstü öğlen yemeği yedik. Başka bir otobüse atlayıp Cagliari’ye döndük. Kartpostalların üzerinde denizi güzel görünen ‘Villasimius’a gitmeye karar verdik.
Bir buçuk saatlik ‘inanılmaz’ bir otobüs yolculuğundan sonra Villasimius’a vardık. Villasimius tabiri caizse göt içi kadar bi kasaba ama şirin de biyer. Yirmi dakika kadar yürüdükten sonra halk plajı ayarında biyere gelip yaymaca işine girdik. Plajın çok ince bir kumu var, hatta çıktıktan sonra ayakları temizlemeye gerek kalmıycak kadar ince diyebilirim. Su sıcak ve dalgalı olduğu için çok bişey anlamadım. Sanırsam burası da Çeşme gibi. Zamanımız kısıtlı olduğundan ve akabinde bizi bekleyen başka bir bir buçuk saatlik otobüs yolculuğu olduğu için plajdan çok da bişey anlamadan ayrıldık. Bir otobüs dolusu ‘herşeyi satan zenci’yle beraber aynı yolları daha eski bir otobüsle bu sefer batan güneş eşliğinde döndük. Çok da fazla olmayan eşyalarımızı hostele bıraktıktan sonra değişiklik olsun diye o akşam resepsiyonda duran kızdan pizzeria tavsiyesi alıp söz konusu mekana (L’Oca Bianca – Beyaz Kaz) gittik. Nispeten daha kalite biyer olmasına rağmen fiyatları aynıydı. Zaten geçerken baktığımızda öbür pizzeria’nın in-cin çift kale olduğunu gördük. Pizzalar güzel olmasına güzel, büyük olmasına büyüktü mamafih kuzeyde daha iyisini bulmak mümkün. Güney’in övüle övüle bitirilemeyen pizzalarını Roma harici göremedim fakat burda da ev yapımı şarap oldukça başarılıydı.
Zamanımızın geri kalanını toparlanma, uyuma, havaalanına gitme gibi aktivitelerle geçirdikten sonra gezimizi (bu sefer gecikmesiz) bir uçuşla Bergamo’da bitirmiş bulunduk. 9,60’lık Nivea güneş kremimizi de inanılması zor olsa da Security Check’ten geçirip çizmeye getirmeyi başardık. Sardegna Silvio’cuğumuzun da tatilini geçirmeyi tercih ettiği sakin, huzurlu, denizi güzel bir adacığımız. Genelde gittiğim yerlere bir daha gitmeyi istemesem de Sardegna, Roma ve Girona ile birlikte günün birinde tekrar uğramak istediğim yerler listesine girmeyi başardı. İlerleyen günlerde Türkiye’deki tatilim hakkında da ufak tefek bişerler yazmayı planlayarak yazımın sonuna geliyor, hepinizi saygıyla selamlıyorum.
Biterken “Muse – MK Ultra” çalmaktaydı.
10 Haziran 2010 Perşembe
Dünya’nın bittiği yerden bildirijørge
Aldığımız biletlerin terbiyesizlik derecesinde ucuz olması aynı zamanda 6:30 gibi abuk bir saatte uçmamız anlamına geliyordu. Herhangi bir şekilde sabah kalkıp bu uçağa yetişmek mümkün olmadığından mütevellit (yine) geceyi havaalanında geçirmek zorunda kalacaktık. Nitekim kaldık da. Norveç’te yaklaşık 30 saat kalacağımız için evde 8 adet sandviç yapıp uyku tulumlarımızı da yanımızda götürdük. Bergamo’dan havaalanına giden otobüse koşarak bindikten sonra şoföre (şoför de ne iğrenç kelimeymiş hayattan tiksindim resmen) otobüste bilet alıp alamıycaamızı sorduk. Kendisi “sonra alırsınız” gibisinden bişeyler dedikten sonra yerlerimize oturduk. Havaalanına varıp kendisine bilet olayını tekrar sorduğumuzda “hadi canım uzayın, ben bişey görmedim” dermişçesine bi el hareketi yaptı. İtalya sanki bize “gitmeyin” gibisinden bi mesaj veriyodru. Bergamo her zamanki gibi sabah 6 küsür uçağına bilet alıp akşamdan gelen gençlerle doluydu. İspanya dönüşü tünediğim köşeye tekrar yerleşip tezgahı kurduk. iPod’ta bikaç el tavla attıktan sonra uyumaya karar verdik ve bu arzumuzu sabah sevgili İtalyan görevlinin gelip bizi dürtmesine kadar başarıyla sürdürdük.
Oldukça açık bir havada gerçekleştirdiğimiz yaklaşık 2.5 saatlik uçuşun ardından Torp denen saçma sapan yere indik. Bir RyanAir klasiği olan ‘uçak biletten pahalı otobüs bileti’ olayından daha önce haberdar olduğumuzdan ve Norveç’te altı üstü 30 saat geçireceğimizden Oslo’ya gitmeye hiç yeltenmedik. Havaalanından Torp’a (nası olduysa artık) bedava otobüs var. Torp tren istasyonuna kadar bu otobüsle geldik. Torp’un nüfusu havaalanında çalışan görevlileri saymazsak beş. Ama tren istasyonu var. Zaten genel olarak Norveç’te insan yok. Yani bence tüm Norveç’in nüfusu yüzelli falan. Tren istasyonundan orman içine giren bi yol ve ‘Sandefjord 5’ yazan bir tabela görünce yürümeye karar verdik. Tam karar vermiştik ki eski bir VW Transporter’la 40-45 yaşlarında bi abi durup bizi aldı. Kendisiyle yol boyunca muhabbet ettik. Yol dediğim de 5 dakika bişey. Kendisi aşçıymış. “Ne pişiriyosun?” diye sorduğumda verdiği ‘Balık’ cevabı hiç de şaşırtıcı diildi. İki tane de kızı varmış bize cep telefonundan fotoğraflarını gösterdi. “Ay canım ne şeker şeyler” şeklinde yapmacık bi samimiyetle durumu geçiştirdik. Abi bizi Sandefjord’un en kuzey ucuna bırakırken adını sorduğumda pronansiyeyşınını kendisinin bile beceremediği bi isim söyledi. Gönül isterdi ki adını buraya yazabiliyim ama yok. Yine de kendisine teşekkürlerimizi iletip indik.
Sandefjord böyle kasabadan hallice biyer. Bi ucundan öbür ucuna 7-8 dakikada yürünebiliyo. Ortasında şu üstte görülebilecek olan ‘Balinacılık Anıtı’ var. Eskiden burda balinacılık yapılırmış. Hatta hala balina eti satılan bi restoran varmış ama biz görmedik. Norveç dünyada halen balinacılığın yapıldığı bikaç ülkeden biri. Sandefjord Norveç’in geri kalanı gibi boş biyer. Büyükçene bi parkı ve bi marinası var. Hava süper güneşli olduğundan, Norveç’te yapılacak herhangi bişey olmadığından ve de az biraz uykulu olduğumuzdan marinadaki yüzen mini iskelelerden ikisine yatıp 2-3 saat kadar güneşlendik. Sandefjord’da görülecek başka bişey olmadığı için de şehirin belki de en ilginç yeri olan alışveriş merkezine girdik. Burda bulduğumuz süper marketten süper pahalı yiyeceklerimizi (balık-ekmek) alıp parkta yemeye koyulduk.
Norveç’liler aşırı zengin ve refahlı insanlar oldukları için “naapsak naapsak, lan ülkenin 3.5 yanı da deniz bari kafayı balıkla balinayla bozalım” demişler. Sudi Arabistan’dan sonra dünyanın ikinci büyük petrol ülkesi olduklarından bunların olayı genelde “devlet bize para versin biz de devlete vergi verelim” şeklinde. Herşey aşırı şekilde pahalı ama kimsenin de umrunda diil. Ülkeye giren para çıkandan az olduğu sürece sıkıntı yok. Zaten kimsenin Norveç’in tavuğuna kışt dediği falan da yok. Fazla zengin oldukları için AB’ye girmemişler ama Schengen antlaşması gereği serbest dolaşımları var. Diğer İskandinavlar gibi bunlar da “yaa ne uğraşçaz şimdi Euro falan kalsın öyle” diyerekten Kron kullanıyorlar. Kron – Euro dönüşümü 1e 7,5 gibi saçma bi orandan yapıldığı için herhangi bi tabeladaki fiyatı kafadan hesaplamaya çalışmak büyük bi eziyete dönüşüyor. Ama genelde dönüşümle uğraşmaya gerek yok, Norveç’teki herşey kayıtsız şartsız pahalı. Norveç’te pahalı olmayan iki şey var; kitap ve barbekü sosu!

Günün geri kalan kısmını biraz daha yatıp şehir kütüphanesinde geçirdikten sonra benim CouchSurfing vasıtasıyla bizi gezdirmesi için bulduğum elemanı arayalım dedik. Alışveriş merkezine tekrar girip önümüze gelene telefon kulübesi sorduktan sonra genelde aldığımız cevap aynıydı: yok! Norveç’te telefon kulübesi yok, adamlar yapmamış. Yok yani. Hoş olsa da dakikasına 27 € gibi saçma bi para verirdik, neyse orda bizim yaşlarımızda bi GSM operatörünün standında takılan bi eleman bulduk o sağolsun “benden arayın” dedi. Karl’ı aramamla birlikte ninesinin ölmek üzere olduğunu ve kendisinin bize yardımcı olamayacağını öğrendik. İnsanlık halidir, zaten Norveç’in yaş ortalaması 94,3 derken telefoncu eleman bize “Siz çok yanlış gelmişsiniz” diyerek Tønsberg’e gitmemizi önerdi. “Otobüse de fazla bişey vermezsiniz iki buçuk, üç euro falan” deyince biz bi gaza geldik. Otobüse bindiğimizde durumun pek iki buçuk, üç değil dört buçuk, beş olduğunu acı bi şekilde öğrendik. “Akşama 10 euroya bira içiceğmize gidelim bi şehir daha görelim” düşüncesiyle bizi Tønsberg’e götürecek olan otobüse bindik. Otobüs artık nasıl olduysa 14-15 km’lik yolu 45 dakikada gitti. Ben de o ara güzelce bi uyudum.
Tønsberg meğersem Oslo’nun tatilci zenginlerinin takıldığı mekanmış. Sandefjord’dan biraz daha büyükçene biyer. Eskiden vikingler buralarda takılırmış. Bu İskandinavların her birinin ayrı ayrı vikinglere sahip çıkması olayına da hastayım. İsveç’e gidiyosun onlar diyo gerçek viking biziz, Norveç’e gidiyosun onlar yok diyo biziz, Danimarka’lı geliyo daalın lan diyo biziz viking. Neyse ne, çok da tın. Şehrin ortasından geçen böyle nehir gibi, kanal gibi, haliç gibi bişey var. Su yani. Hemen kenarında da 10 euroya bira içip 20 euroya pizza yenilebilecek barlar var. Bazı kalantor abiler çekmişler yatları barın karşısına öyle takılıyolar falan. Tønsberg Sandefjord’dan büyük büyük olmasına da sonuç olarak Norveç. Sandefjord 15 dakikada geziliyosa bu da yarım saat. Tepede vikinglilerin yapımına başlayıp da Türk işi gibi bi türlü bitirilemeyen (1000 yıl) kuleye çıktık. Burda güneşin batamayışını izledikten sonra kalan balıklarımızı yedik. Güneşin batamayışı dediğim şey de fotoğrafta görülebileceği üzere gece 11. Norveç bu yönden çok garip biyer. Misal ortalık böyle gayet aydınlık falan ama sokakta insan kalmamış, bütün dükkanlar kapalı. Hoş sokakta sabah da insan yok ama bazen yine tek tük rastlanabiliyo. Her ne kadar 59. paralele gitmiş olsak ve yılın 24 saat güneş alan kısmına denk gelmemiş olsak da hava hiçbi zaman tam olarak kararmadı. Balıklarımızı yedikten sonra uyku tulumlarımıza girip kimseyi rahatsız etmeyip kimse tarafından da rahatsız edilmiyceemiz biyer aradıktan sonra Svømmehall’ın karşısındaki park’ta karar kıldık. Gece biraz soğuk olsa da son derece rahat bir şekilde uyuduk.
Sabah uyandığımda yaklaşık 10-15 Norveç’li amca işleri yokmuş gibi (ki yoktu) sandalyelerine oturmuş bizi izliyolardı. Tezgahları topladıktan sonra kalan ekmeğin üzerine nutella sanarak aldığımız brownie sosunu sürüp yanında dünyanın en pahalı sütünü içtik. Şimdi burdan isim vermek istemem ama Türkiye’nin bazı bölgelerinde o paraya çok rahat inek alınır. Tønsberg’i biraz daha gezdikten sonra uçağımıza binmek üzere havaalanına doğru yola koyulduk. Sadece iki durak ve toplam on dakika süren bir tren seyahatine 5 € (ki bu öğrenci indirimli) gibi fantastik bir ücret verdikten sonra tekrardan Torp’a ulaşıp aynı beleş otobüsle havaalanına ulaştıktan sonra kalan paralarımızı dünyanın en dandik ve en pahalı kahvesine vermeye karar verdik.
Sonuç olarak Norveç nasıl biyer? Fena değil. Olmasa bişey değişir mi? Hayır. Adamlar kendi çaplarında gayet güzel (hatta mükemmel) takılıyolar ama hayvani sosyal devlet ve vergi sistemi yüzünden turizme hiç elverişli değil. Zaten turistiz diyince herkes böyle bi “Turist mi? Hemi de Norveç’te!” der gibisinden bakdı. Adam çok açık bi şekilde ülkeyi turiste göre yapmamış. Ama yine de sevilesi biyer, yani İskandinavlar her ne kadar insanın içini bayan ülkeler olsa da hiçbi zaman bi Almanya bi İsviçre’nin eline su dökemiyorlar. İskandinavların durumu biraz da “abi biz de isterdik eğlenceli insanlar olalım ama eldeki malzeme bu” şeklindeyken Almanlar ve İsviçreliler bu iç bayıcı ve katı olma durumlarını dünya üzerindeki en büyük meziyet gibi görüp bununla övünmeye falan çalışıyolar. İskandinavlar hiç olmazsa samimi. Bitirirken şunu da eklemek istiyorum ki Norveç’li balıkçıların el kremi Neutrogina diye bişey de yok. Norveç’te öyle bişey yok. Hepsi marketing. Şanslı izleyicilerimizin kartospalları da yola çıktı. Hatta belki yerlerine bile varmıştır. Posta kutusuna atmak yerine bi postacı abinin eline sıkıştırdım, belki de hiç gitmiycekler. Sağlıcakla kalın efendim.
25 Mayıs 2010 Salı
Eyjafjallajökull, uçamayan uçaklar ve birtakım saçma sapan seyahatler.
Telefon acı acı çalıyordu. Arayan tabi ki de abimdi. Zaten çıkmıycak olan bir bursun başvurusu için gideceğim Türkiye’den dönüş için direk uçuş bulamadığını, altı saatliğine de olsa Atina’yı görmek isteyip istemediğimi soruyordu. Kendisine Atina’yı görmek istediğimi, mamafih altı saatin Atina gibi bir şehri görmek için yeterli bir süre olmayacağını gerekçeleriyle açıkladım. Havaalanı – şehir merkezi arasında gidiş geliş, Check-in ve güvenlik kontrolü gibi faktörler de devreye girince elimde iki ila ikibuçuk saat gibi bir süre kalacak idi. Her ihtimale karşı kendisine bileti almasını salık verip telefonu kapattım. Hiç olmazsa o kadar süre havaalanında bekler idim. Havaalanında beklemek (bkz. Catalunya dönüşü) alışık olmadığım bir deneyim değildi ve o an idrak edememiş olsam da bekleme işine alışmam gerekmekteydi.
Gel zaman git zaman dönüş günü geldi çattı. Bu sırada Kader ağlarını örüyordu vefakat ben Kader diye birini tanımıyordum. Dönüşümden bir gün önce aldığım “İzlanda’da yanardağ patlamış, bütün Avrupa uçuşları iptal olmuş” haberine inanmakta zorlansam da Atatürk Havaalanı Dış Hatlar terminalindeki durum pek iç açıcı değildi. Neredeyse bütün orta ve kuzey Avrupa şehirlerine olan uçuşlar iptal edilmişti. Milano’nun da böyle saçma sapan bi durumu vardı. Herkesin “tatil, ooh, güneş, kebap, yan-gel-yat” anahtar kelimeleriyle hatırladığı İtalya’nın Milano kenti tabiri caiz ise taa ebesinin şeyindeydi ve bu durum kışın kıçımızın donması için yeterli coğrafi koşulları bir hayli sağlıyordu. Hele bi Atina’ya gidiyim de belki akşama doğru yanardağ patlamayı durdurur evime giderim diye içimden geçirip Olympic Air’in Airbus A320’sine atladım. Turkish’in suratsız gıcık tiplerine en az on basan tatlı, güzel hosteslerimizin güleryüzlü servislerinden sonra komşunun başkentine ayak bastım. Eleftherios Venizelos havaalanında da durum hiç hoş değildi. İnsanlar Information Desk’e ulaşmak için birbirini eziyor, yan tarafta annesini bekleyen küçük bir çocuk polis memurunun üstüne kusuyordu. Information Desk’e ulaştığımda ingilizce bilmeyen, ingilizce bilmediğini de bilen lakin ingilizce bişeyler anlatmaya çalışan teyze Milano uçağının uçup uçmayacağı hakkında bir bilgisinin olmadığını, iyisi mi akşama gelip kontrol etmemi öğütledi. Akşama da uçmazsa ne olacak diye sorduğumda ise “bakarız sen şimdi git altıda gel” diye beni başından savdı. Çantamı sırtıma vurup Atina metrosuna bindim. Krizden beyinleri allak bullak olmuş Yunanlar kırk dakikalık yola 6 € para alacak kadar aç gözlü, turnike, kontrolör veyahut herhangi bir sistemle bu bileti kontrol edemeyecek kadar da tembel olmuşlardı. Bu sırada benim de sürekli “di’li geçmiş zaman”da konuşmam içimi baymıştı.
Atina’nın üç tane metro hattı var. Bunlar ikişerden üç yerde kesişmekte. Doğru düzgün matematik bilgisine sahip olmayan bir insan evladının bu cümleden hiçbirşey anlamayacağını da biliyorum ama yazmadan duramadım. “Madem bu metrolar bu üçgende kesişiyo o zaman şehir merkezi de burasıdır heralde” diye düşünerek Syntagma istasyonunda indim. Kendimi de oldukça takdir ettim ki doğru yerde inmiş idim. Bir tarafta koca bir meydan ve devamında dükkanların bulunduğu bir cadde, merdivenlerle çıkılan öbür tarafta da sarı (daha sonra televizyonda insanların taşlarla sopalarla saldırdığını görünce parlamento binası olduğunu anlayacağım) heybetli bir bina vardı. Uçağa binmeden babam “on onbeş tane simit al Atina’da yersin” dediğinde “ya naapçam simidi gider Atina’nın yemeği neyse ondan yerim” demiştim. Tam metro istasyonundan dışarı çıktığım anda simidin meğersem Atina’lıların da meşhur yemeği olduğunu idrak ettim. Atina aynı anda hem İstanbul’a hem İzmir’e benzeme gibi garip bi özelliğe sahip. Havası ve insanları İzmir’i andırırken her köşebaşında malak gibi yatan köpekleri ve çıplak ayakla mendil satan çocuklarıyla insan kendini bir anda İstanbul’da bulabiliyor. Atina’nın kızları güzel. Çok güzel. Yani İzmir’liler hiç havalanmasın bu saatten sonra. Atina’yı gördükten sonra alayınız fıs yani. Bunların dedeleri Akropolis diye bişey yapmışlar. Böyle tepede, sapa biyer; kuşun uçmadığı, kervanın geçmediği. Hiç de çıkmaya uğraşmadım. Madem iki saatliğine geldim bi Frappé içiyim dedim. İşlek yerde oturana geçirme muhabbeti meğersem Atina’da da varmış. Açlıktan ağızları kokuyo ama Frappé 3,40 €.
“Ben böyle şey görmedim!”
Hıncal ULUÇ – Sabah
Akşamına havaalanına tekrar gittiğimde ise Milano dahil nerdeyse tüm uçuşlar iptal edilmişti. Teyze’ye “şimdi naapçaz” diye sorduğumda “istersen yarın sabah dene olmadı seni Roma uçuşuna veririz” diyip gene beni yolladı. Nasıl olsa kontrol olmıycak diye aynı bileti makinaya bi daha okuttum. Nasıl da oldu ve gene kontrol olmadı. Trende de Como doğumlu Milano’da oturan bi amcayla gidene kadar muabbet ettik. Şehire inince hemen beleş wireless olan biyer bulup kendime hostel aramaya başladım. Atina’daki hostellerin nerdeyse hepsi ‘Omonia’ diye rezil biyerde. Fazla uğraşmayıp birine kapağı attım. Hostelin bulunduğu mahalle tabiri caizse Atina’nın Aksaray’ıydı. Gece dokuzdan sonra sıkıyosa yolda yürü. Zenciler bi yandan, çingeneler bi yandan. “Bana ne yeaaa” deyip hostelime gittim. Hostelde tam anlamıyla bir kriz masası kurulmuş, herkes eve nasıl dönüceeni düşünmekteydi. İngiltere’ye kadar araba kiralayanlar mı ararsın, Venedik’e kadar 35 saat gemiyle gidip sonra trenle Paris’e gitmeye çalışan mı. Sabahın 6’sında kalkıp havaalanına gidince Milano uçuşunun yine iptal olduğunu görünce “eeh eytere beah” diyip biletimi ertesi günün sabahındaki Roma uçuşuna değiştirdim.
Atina’yı rahatça gezebilirdim artıkın. Hemen çantamdan parmak arası terliklerimi çıkarıp iğrenç turist rolüne büründüm. Tam da gezdiğim gün ikinci el pazarı varmış. Yunanlar ikinci el işinde almış yürümüş. Tam tabiriyle aramadığın herşey var. Yunanistan’da seyyar milli piyangocu da var. Amca oturmuş böyle direğe saplanmış kazı-kazan, piyango bileti falan satıyo. Gezimin öncesindeki akşam internetten biraz araştırıp okuduğum için ikinci gün Frappéye 3,40 € vermek zorunda da kalmadım. Atina’da aslında görülcek çok fazla da bişey yok, ama eski olimpiyat stadı inanılmaz. Adamlar 2500 senelik mermerden yapılma stadyumu korumuş ve 2004 olimpiyatlarında aktif olarak kullanmış. Yine Euro 2004'ü kazanan milli takımlarını da 70.000 kişi bu stadyumda karşılamışlar.
Stadı gezdikten sonra madem günlük bilet aldım bari gidip Pireaus’u göriyim dedim. Hazır da metro gidiyo diye atladım. Metro bi yarım saat kırkbeş dakka gittikten sonra durdu. Baktım herkes iniyo dedim ben de iniyim. Görevli amcanın biri bana tip tip baktı, yunanca bişeyler söyledi. Dedim anlamıyorum ben yunan diilim. Bi de böyle bişey var herkes beni yunan sanıp bişeyler soruyo. Tamam adamlara biraz benziyorum ama lan elimde hayvan gibi fotoğraf makinası var. Yani turist olarak kabul görmek için çekik gözlü mü olcaz bi de. Neyse amcaya dedim ben yunan diil, turist ben. Amca duyuspikingliş dedi. Yes dedim sonra amca bu sefer kulağa ingilizce gibi gelen yunanca bişeyler anlattı. Amcanın anlattığından trenin oraya kadar gidip sonra otobüsle devam edip sonra bi daha trene binmem gerektiğini anladım. Nasıl oldu bilmiyorum ama anladım. Otobüsten yanlış durakta inmem de üstüne tuzu biberi oldu. Atina’daki 5 dakikalık kaybolma maceramdan sonra bir sonraki otobüse binip öbür tren istasyonuna gittim. Öbür tren istasyonu dedikleri şey de Olympiakos’un stadyumu çıktı. Ordan iki durak daha gittikten sonra meşhuuuğr Pireaus’a varmış idim mamafih saat de dokuzu bulmuştu. İstasyondan çıktıktan sonra vermem gereken önemli bi karar vardı, acaba sağa mı yoksa sola mı gitmeliydim? Sanırım yanlış seçimi yapıp sağa gittim ve gemiden başka hiçbirşey görmedim. Bir başka düşük ihtimal de Pireaus’ta gemi dışında hiçbirşeyin olmaması. Fazla da durmayıp aynı tren-otobüs-tren kombinasyonuyla bu sefer kaybolmadan hostele döndüm. Atina’dan ayrılırken yanıma aldığım şeyler; çekilmiş yüzlerce fotoğraf, bir kere bile kontrol edilmemiş 27 €’luk toplu taşıma bileti, birkaç kartpostal, küçükle orta boy arası bi yunan bayrağı ve ağzımdaki Frappé tadıydı.
Bölüm 2: Atina – Roma, Roma – Vatikan, Vatikan – Roma, Roma – Milano, Milano – Como
Trende havaalanına giderken adaşım (John) bir Amerikana rastladım. O da İngiltere’de değişim öğrencisi olduğundan mütevellit evine gitmeye çalışan mamafih gidemeyenlerdendi. Nerdeyse diğer tüm kuzey Avrupa turistleri gibi o da “Roma’ya bi gidiyim de sonrasını düşünürüz” diye düşünenlerdendi. Sonradan idrak edecektim ki bu gerizekalı turistler benim de işimi zorlaştıracaklardı. Uçakta yanıma toplam IQ’ları beşbuçuktan altıyı bulan, benim yaşlarımda, bişeye de benzemeyen iki amerikan kız oturdu. Olympic Airlines’ın taştan oyma hosteslerinin güleryüzlü servisi ve her iki kelimenin arasına “I was like” koyarak konuşan amerikan kızların gerzek muhabbeti eşliğinde Roma’ya vardık. Uçak Fiumicino’ya inince içim birden huzurla doldu. Artık insanların ne dediğini anlayabilecek, tabelaları okuyabilecek (Atina’nın böyle de bi olayı var tabelaları okunmuyo adamların), telefonumu istediğim gibi kullanabilecek ve yanımda taşıdığım yüzlerce €’yu sevgi dolu Deutsche Bank’ıma yatırabilecektim.
Daha önceden haberleştiğimiz üzere indikten sonra John’ı bulup bilet almaya gidelim dedik. Bu hafif şaşı Amerikalı kısa bir süre içinde beyinli beyinsiz uçaktaki bütün amerikalı/kanadalıları etrafına toplamayı başarmıştı. Fiumicino tam anlamıyla ana baba günüydü. Tüm avrupanın turistleri akın akın Roma’ya gelmiş, altlı üstlü uyuyor, bağırıp çağırıyor, 300 €’ya Frankfurt’a otobüs bileti falan alıyorlardı. Havaalanında ufak bir seyahat acentasının TrenItalia biletleri sattığını öğrendik. Evelsi gün internette okuyup televizyondan izlediğimiz üzere Roma Stazione Termini daha da beter olduğu için biletleri bu acentadan almanın daha mantıklı olacağını düşündük. Acenteye vardığımızda kuyruk pek uzun değildi ama kuyruktaki herkes idiyot olduğu için bir türlü ilerleme kaydedemiyorduk. Kuyruktaki amca (abartmıyorum) Amsterdam bileti sorup “yok” cevabını aldıktan sonra Paris olsun o zaman diyor, yine “yok” cevabını aldıktan sonra rotayı Milano’ya çeviriyordu. Bu gördüğüm ne ilk ne de son salak turist olacaktı. Yaklaşık 1 saatlik bir bekleyişin sonrasında sıra nihayet bana gelmişti. Şaşırtıcı derecede iyi ingilizce konuşan Romalı bayana (tabii ki de italyanca) Como’ya gitmek istediğimi, FrecciaRossa’ya (TrenItalia’mızın hayvan gibi hızlı ve yine hayvan gibi pahalı treni) binmek istemediğimi anlattım. Teyze bütün Milano trenlerinin gerizekalı turistler tarafından işgal edildiğini, bana ancak iki gün sonraya bilet verebileceğini söyledi. Ben de “iyi bari Roma’yı gezerim” diyerekten iki gün sonrasına bilet aldım. Amerikalılara yaratıcı bir satış koyduktan sonra kendime hostel aramaya koyuldum. Stazione Termini yakınlarındaki hostellerin neredeyse hepsi dolu olduğu için şehrin tee dışında bi hostele yerleştim. Metronun son istasyonundan sonra da 15 dakikalık bir otobüs yolculuğu uzaklıkta olan bu şirin Roma mahallesini bu kadar çok seviceem içime doğmuş gibiydi.
Hostel’e eşyalarımı bırakıp çabıcak bi duş aldıktan sonra yiyecek bişeyler aramak üzere dışarıya çıktım. Önüme ilk çıkan Pizzeria’ya girip hayatımda yediğim en güzel pizzayı mideye indirdim. Yanında da elemanların ev yapımı yarım litre şarabı (ki kendisi hayatımda şu ana kadar içtiğim en güzel şaraptır) damarlara naklettikten sonra gözümü karartıp gecenin bi vakti metro’ya bindim. Colosseo durağında inip istasyondan dışarı çıktığım vakit karşımda tüm heybetiyle o müthiş binayı gördüm. Pek çok insan resmedildiğinden küçük olduğundan dem vurur ama kendisi neredeyse tam beklediğim boyuttaydı. Ayağımda terlik, cebimde sadece bir bilet, 3-5 € para, bir anahtar ve damarlarımda gezinen Roma şarabıyla unutulmaz bir gece geçirdik. Gece kolezyumun duvarına işedikten sonra metroya binip hostele dönmemle son buldu. Ertesi sabah herhangi biyere yetişme derdim olmadığı için o gece adeta küçük (küçük demeyelim de orta boy diyelim) bi melek gibi uyudum.
Roma’da gezilecek o kadar çok şey var ki değil iki, kırkiki gün olsa yine bitmez. Bu bilgiler ışığında olabildiğince çok yer görüp fotoğraf çekme üzerine bir gezi planı oluşturdum. Roma’lı bir arkadaşım sağolsun normal turistik aktivitelerin aksine nereleri görmem, neler yemem gerektiğini bana iletti. Aslında Roma’da neyin olup neyin olmadığını yazmak çok mantıklı değil. Binlerce yıllık geçmişi ve her tarafta görünen SPQR yazılarıyla Roma büyüleyici bir şehir. Bu topraklarda yaşayanları yöneten insanların binlerce yıldır bu işi aynı binalardan yapmaları ise daha da takdire şağyan. Roma’da yer gök scooter olmuş. Milano’ya gelenler “aa ne çok motor var burda” falan derler, onlara Roma’yı görmelerini salık veriyorum. Ama Milano’da da çok motor var. Anlayan anladı.
Roma’yı gezerken Vatikan’ı da görme fırsatım oldu. Açık konuşmak gerekirse ben hayatımda bu kadar saçma biyer görmedim. Çünkü Vatikan, “avrupadaki bütün saçma sapan ülkeleri gezme” planımın ilk ayağı. Planımın geri kalan kısmını şu ülkeler oluşturmakta:
-Monaco
-San Marino
-Andorra
-Luxembourg
-Licthenstein
-Belgium
Vatikan’ı tek kelimeyle özetlemek gerekirse “biz bütün dünyadaki salakları din, yüce isa, meryem falan diye kandırıp para topladık sonra da böyle şaağşaağlı biyer yaptık” derim. Kendisi hakkında da daha fazla konuşmak istemiyorum. Ama güzel bayrakları var. Yani ben farkında diildim bi bayrakları olduğunun. İlk günün sonunda yürümekten ayaklarım şişmiş bir şekilde hostele dönüp bira eşliğinde abimlerin İzmit’teki evinden çalıp Roma’ya kadar sürüklediğim eti pizza krakeri yiyip yattım.
Roma’daki ikibuçukuncu ve son günümde akşamına trenle Milano’ya çekileceğimden çok fazla kendimi yormıycak bi gezi planı yaptım. Daha doğrusu bütün gün otobüsle falan gezdim. Roma’da böyle Magirus Deutz dolmuşlar gibi küçük elektrikli otobüsler var. Şaka gibi. Dar sokaklara da girebildiği için aşağı yukarı Roma’da görülmesi gereken heryere gidiyo. Roma’da bi de böyle bişey var, iki tane metro hattı var ama turistlerin nerdeyse hiçbi işine yaramıyo. Tramway ara da bulasın zaten. Turistik mekanlar zaten genelde birbirine yakın ama bi yerden sonra insan güneş altında yürümekten afallıyo. Bu ikinci gün daha çok yeme içme üzerine geçti. Artık anladım ki Lombardia İtalya’nın en pahalı yeri. Nerdeyse herşey Roma’da daha ucuz. İkinci günümü de çeşitli aktivitelerle geçirdikten sonra trenime binmek üzere istasyona gittim. Burda beni hoş bir süpriz beklemekteydi. Ben sekiz saat tren yolculuğunu nasıl gideceğimi düşünürken trenin yataklı çıkmasıyla Milano’ya kadar uyuya uyuya rahatça gittim. Milano – Como arasını da rahat bir şekilde katettikten sonra evime ulaşıp bu volkan patlamalarıyla süslenen yolculuğumun sonuna geldiğimi düşünmeye başladım. Roma’da bıraktığım şeyler bankaya yatırdığım yüklü miktarda para, boş bir eti pizza kraker.
Bölüm 3: Como – Köln, Köln – Bonn, Bonn – Köln, Köln – Weeze, Weeze – Bologna, Bologna – Verona, Verona – Milano, Milano – Como
Fakat o da neydi? Como’da geçirdiğim mutlu mesut birkaç haftanın ardından Köln’e seyahat etme vaktim gelmiş de geçiyordu bile de. GermanWings’in ben ve benimle birlikte toplasan 40 kişiyi bulmayan A320’si hayatımda gördüğüm en güzel boyalardan birine sahipti. Sorunsuz bir şekilde Köln-Bonn havaalanına indikten sonra 2,30 € gibi oldukça makul bir fiyata havaalanı-şehir merkezi ulaşımımı tamamladım. O an farkında olmadığım şey ise bu biletin Köln’de satın aldığım en ucuz bilet olacağı gerçeğiydi. Hauptbahnoff’tan çıktıktan sonra hemen karşıdaki “Halkbank” yazısı bu şehir hakkında genel bir bilgi sahibi olmamı sağladı. Çok fazla kaybolmadan kuzenimin evine geldim. Ordan burdan biraz sohbet ettikten sonra Köln’deki asıl görevimi yerine getirmek için evden ayrıldım.
Peki Köln’e neden gelmiştim? Bu saçma sapan alman şehrine kuzenimi veya arkadaşımı mı görmeye gelmiştim acaba? Tabii ki evet ama bir başka neden de şu üstte görünen aşmış insandı. Taa aylar öncesinden Yann Tiersen’in Köln’de çalıcaanı öğrenince ucuzu pahalısı demeden biletlerimi almıştım. Konser hakkında fazla da bişey yazıp insanların moralini bozmak istemiyorum. Tek kelimeyle inanılmazdı! Extraordinaire. Bu çılgın fransız yine eline ne aldıysa hayvanlar gibi çalmış ve kalabalığı kendisine n+1. kez hayran etmişti. Konserden sonra poster, cd falan satan abilere acaba imza verir mi diye sorduğumda “genelde veriyo” yanıtını alınca heycanım bir kat daha artmıştı. Konser bitiminden on dakika sonra Yann suratında eblek ve boş bir ifadeyle lobiye gelmiş kendi çapında takılıyordu. Ayak üstü biraz muhabbet edip birlikte her ikimizin de alabildiğine iğrenç çıktığı bi fotoğraf çektirdik. Daha doğrusu ben böyle omuz üzerinden, kolu kaldırıp, anlayan anladı işte. Kendisine konser biletimi ve hemen oracıkta aldığım posteri izmalattım.
Konserin akabindeki iki gün Köln’ü gezmeye çalıştım. Köln sanırım yılın 364 günü yağış alan biyer. O bi güne de ben denk gelemedim. Alabildiğine kasvetli bi şehir. Sağdan soldan kasvet fışkırıyo desem yeridir. Bi de ilginç bi bisiklet şeridi muhabbeti var. Adamlar kaldırımın bi kısmını bisiklet yolu yapmışlar. Halbuki Zürich’te ne güzel bisiklet yolu normal asfalt tarafında sarı çizgilerle ayrılmış. Bikaç kere bisiklet tarafından ezilme tehlikesi geçirdim. Bi de bakıp bakıp sinirleniyolar. Lan kaldırımda bisiklet mi kullanılır? Bi de adam ben diyim 200 sen de 300le kaptırmış geliyo. Olmamış. Stadt (belediye) nerde? Köln’ün bir diğer saçma olayı ise bilet sistemi. 5 km’ye kadar biyere gidiceksen 1,60 € ödüyosun. Yok gitçeen yer 5 km’nin üstünde mi? O zaman 2,30 € ödüyosun. Hatta misal eskaza Bonn’a falan gitçeksin, resmen sıçtın adam 6,60 €’yu gömçürüyo. Hadi bileti aldın bari kontrol et di mi? O da yok. Ama sen “bunlar alman, bi biletsiz yakalarsalar auschwitz’te çürürüz valla” diyerek mecbur o bileti alıyosun. Bi anlamda SS subayları yerlerini SS kuralına bırakmış durumda. Köln’ün meşhur olan şeyleri; kolonyası (zaten İtalyana Köln diyince aval aval bakıyo, Colonia diyosun öyle anlıyo), Kölsch diye adlandırılan birası, Rhein nehri ve Dom’u. Kölsch fena bi bira değil, ama içtiğim en iyi bira da değil. Orta karar. Rhein nehri böyle geniş, debisi yüksek bi nehir. Zaten böyle üstünde gemilerle yük taşımacılığı falan yapılıyo. Dom bayaa büyük. İsraf yani. Kim bilir kaç ton demir gitmiştir ona. İkinci Dünya Savaşından sonra şehrin %90’ına yakını yakılıp yıkılmış. Neredeyse sadece Dom ve hemen yanıbaşındaki Hauptbahnof ayakta kalmış. Rhein üzerindeki köprüler falan hep yıkılmış. Bu ibret verici görüntülere gugula “Köln 1945” yazarak ulaşabilirsiniz. Bazı şanslı okuyucularımız ise daha da ileri gidip bu fotoğraflardan yapılma kartpostallara sahip olacak. Köln’deki belki de tek kayda değer şey orta büyüklükte olmasına rağmen çeşidin kralının bulunduğu Lego Store. Kiloyla falan parça satıyolar, zor tuttum kendimi almamak için. Beni heralde 10 yaşında (elimdeki bütün parçaların uzunluklarını, kalınlıklarını ve sayısını ezbere bildiğim dönemde) oraya bıraksan düşüp bayılırdım. Ama Lego hiçbiyerde ucuz diil, burdan bazı mercilere seslenmek istiyorum. Fazla bi beklenti olmasın sonra.
Cumartesi günü eski bir arkadaşımı görmek üzere Bonn’a gittim. Tam istasyonda makinadan bilet almaya çalışırken önümdeki abla-teyze arası geçiş formu bana almanca bişeyler söyledi. Ben de kendisine almanca olarak almanca bilmediğimi söyledim. Almanca’nın bu yönünü seviyorum, bilmen gereken tek bi cümle var “Ich kann nicht spreche Deutsch!” sonrasında herkes muhabbete ingilizce devam ediyo. Bu teyze de öyle yaptı ve Bonn’a gittiğini, isterse böbreklerimi organ mafyasına satmak suretiyle beni de yanında götürebileceğini söyledi. Böyle bir teklifi reddetmem mümkün değildi. Genelde Köln’de oturup Bonn’da çalışan (veya tam tersi) insanarın ‘Job Ticket’ denen şeyleri oluyo. Bu sayede hem allahın cezası Deutsche Bahn’a fazla para kaptırmayıp akşamları ve haftasonları yanlarında herhangi birini gezdirebiliyolar. Teyzeyle yol boyunca (20 dk.) muhabbet ettik. Kendisi ne olduğunu anlamadığım bir işte çalıştığını söyledi ben de “ne kadar da mükkemmel bir iş yapıyormuşsunuz meğer” dermişçesine kafamı sallayarak onayladım. Kendisi Borussia Mönchengladbach taraftarıymış, kendisine “yaa 70’lerde ne takımdı di mi?” diyerek tuttuğu takımın hal-i hazırda içler acısı olan durumunu hatırlatmamaya çalıştım. Kendisine teşekkürlerimi sunup iyi günler diledim. Bonn küçük, şirin bi şehir. Tek olumsuz yönü Almanya’da olması. Eski başkent olmasından dolayı şehrin her tarafında ‘Bundesbilmemneşeysi’ tarzı tabelalar görmek mümkün. Almanlar ‘bundes’le kafayı bozmuş. Herşeyin bundesi var. Ludwig van Beethoven meğersem Bonn’luymuş. Kalkıp evine gidelim dedik. Almanların ilginç bi müze anlayışı var. Evin çeşitli yerlerine çeşitli objeler koyup bunların etiketlerini de sadece almanca yazmışlar. Elimize tutuşturdukları ‘sözde’ ingilizce broşürlerde ise nerdeyse hiçbişey yazmıyordu. O aletler hakkında bilgi sahibi olmanın iki yolu var; ya almanca öğreniceksin ya da saçma sapan, kulaklığı bile olmayan telefon şeklindeki ceyranlı rehbere 9 € bayılacaksın. Ben ikisini de yapmadım, çok bişey kaybettim mi? Hayır. Ludwig iyi adammış vesselam da o evde bi süre takıldıktan sonra “hadi bana eyvallah” diyip Viyana’ya topuklamış. Evde kendisinin küçükken çaldığı Korg GX-500 marka org görülebilir.Bonn’da meşhur Berlin Döneri’ni de yeme fırsatım oldu. Bi rivayete göre döner yine bir Türk tarafından Berlin’de icat olunup sonradan Türkiye’ye gelmiş. Açıkçası beni fazla da ırgalamaz ben yediğime bakarım. Çok da tın. Dönercideki elemanların hiçbiri Türk diildi, ama döner güzeldi. Rhein kenarında güzel bi parkları var. İnsanlar işte orda kendi çaplarında takılıyolar. İçinde bi de Japon Bahçesi diye bişey var. Her taraftan Feng-Shui fışkırıyo böyle. İnsanlar evlencekleri zaman gelip burda fotoğraf falan çektiriyolarmış. Birisiyle evlenme fikri bile yeterince saçmayken bi de Japon Bahçesine gidip onca Feng-Shui’nin arasında fotoğraf çektirmek nasıl bi duygu düşünmek bile istemiyorum. Bonn’daki diğer bi meşhur şey de ‘Post Tower’mış. Ben de “acaba bu post tower nasıl bişey, postane kuleyi naapsın” gibisinden düşünerek tarihi bi yapı beklerken alet DHL’in genel merkezi olan böyle camlı mamlı bi gökdelen çıktı. Dedim “bu mu yani Post Tower?” tamam heybetli falan ama insan böyle değişik bişey bekliyo. Sonradan idrak ettim ki meğersem bu benim kuzenimin de çalıştığı yermiş.
Pazar günü yolculuk vakti geldiğinde hem seçim günü, hem anneler günü olması, hem de kendilerine misafir gelicek olmasından kelli kuzenimi bir RyanAir klasiği olan Köln’e 110 km uzaklıktaki havaalanına kadar sürüklemek istemedim. DB’nin 140-150 basan banliyö treniyle Düsseldorf’a vardıktan sonra beni Weeze’ye götürecek olan tren dolmuşa geçtim. Tren tam anlamıyla şaka gibiydi. Boyu böyle İstanbul’daki tramvayların yarısı kadar falan. Trende biletçi abla gelip benim arkamda oturan ve büyük ihtimalle biletleri olmayan 3-5 gotik zibidiye terör estirdi. Yerlerinde durmayıp tepinen, bağıran tipler birden kuzu kesildi. 1.5 saat kadar süren tren yolculuğunu takiben 10 dakikalık bir otobüs yolculuğundan sonra havaalanına ulaştım. Gayet normal bir şekilde visa check işlemini yaptırmak üzere bankoya gittiğimde havaalancı teyze bana “bu uçuş iptal oldu yavrucum” dedi. İşte o an anlamıştım ki Eyjafjallajökull yine iş başındaydı. Hemen etraftaki jetonlu bilgisayarların birinden uçuşumu yine aynı günün akşamındaki Bologna uçuşuyla değiştirdim. Eyjafjallajökull o kadar geri zekalı bi yanardağdı ki Milano hava sahasını kapatıp yaklaşık 300 km uzağındaki Bologna’ya hiçbirşey yapmamıştı. Uçuşu sıkıntısız bir şekilde değiştirdikten sonra bir başka RyanAir klasiği olan Boarding Pass skandalı patlak vermişti. Havaalancı teyzenin önündeki camda “Boarding Pass’i bastırmadıysanız gelin biz 40 €’ya basarız” gibisinden bir ibare vardı. Kendisine uçuşumu değiştirdiğimi, mamafih acaba eski boarding pass’la uçağa binip binemeyeceğimi sorduğumda “kat-iyen olmaz, bastırıcaksınız” dedi. Information desk’teki öbür ablaya “etrafta çıktı alabileceğim biyer var mı?” diye sorduğumda direk “yok” dedi. Fakat bu bencil ve gözünü para bürümüş teyzelerin farkında olmadığı bazı şeyler vardı. Bu tabii ki de öğrencinin derdini ancak ve ancak başka bir öğrencinin anlaması gerçeğinden başka birşey değildi. Hemen 20 metre ötedeki Tourist Information’da çalışan benim yaşlarımda genç bi eleman vardı. Gidip “ya hacı bizim uçaa iptal etmişler de bi sayfa bişey bastırmam gerek” dediğimde “tamam gel bastır” dedi. Elemana yaklaşık 10 kere teşekkür ettikten sonra çay-kahve falan ısmarlıyım dediğimde “yok kalsın” falan dedi. Huzurlarınızda kendisine burdan ‘En Mütüş Alman’ ödülünü takdim etmek istiyorum. Visa Check’teki ablanın karşısına tekrar gittiğimde suratındaki “gene niye geldin allahın cezası” tarzı bakışa karşılık printerdan taze çıkmış boarding pass’ımı ve pasaportumu uzattım. Kendisi afallamış ve çaresiz bir şekilde damgasını vurdu. Yaklaşık 5 saat havaalanında bekledikten sonra RyanAir’in 737-800’ünün dar koltuklarından birine kendimi attım. Almanya’da yediğim şeyler patates kızartmalı würst, meşhur berlin döneri ve DB’nin sponsorluğundaki bir takım kazıktı.
Sorunsuz bir uçuştan sonra Bologna’ya inmiştim. İnmiştim ama saat de tee kaç olmuştu. Hep görmek ve spaghettisini yemek istediğim bu büyüleyici öğrenci şehrinde yarım saati otobüste olmak kaydıyla sadece 45 dakika geçirebilecektim. İstasyona vardığımda TrenItalia’mızın müthiş bilet makinaları bana nur topu gibi Verona aktarmalı bir Milano Centrale bileti sattı. Ben 0:30’da Milano Centrale’ye vardıktan sonra 0:38’deki son Como trenini yakalayabilecek miyim acaba diye düşünürken hesaba katmadığım birşey vardı. İtalya topraklarındaydım ve bu topraklarda trenler çoğu zaman vaktinde kalksa da nerdeyse hiçbir zaman zamanında varmıyordu. Verona’ya geldiğimde ortalıkta ne bir Milano Centrale treni, ne de başka bişey vardı. İlk Milano Centrale treninin sabahın 5:40’ında olduğunu öğrenmek aynı zamanda istasyon veya dışı farketmeksizin Verona’da geçirilecek bir altıbuçuk saatin işaretçisiydi. İstasyondan çıkıp gecenin bi körü ne tarafta olduğu hakkında hiçbi fikrim olmayan şehir merkezine doğru yürüyordum. Işıklarda iricene zenci bi abla tipsiz bi İtalyan amcaya “20 olmaz 30” gibi bir takım laflar ediyordu. Bazı bankalar, bir takım kapalı dükkanlar ve boş sokaklardan geçerek eski tarihi bi yapının oraya geldim. Sonra geri döndüm falan. Sanırım pazar gecesi olduğundan sokakta fazla kimse yoktu. Olanlar da tipilerini hiç gözüm tutmayan hintli – pakistanlı tiplerdi. Biyerde ‘Arena’ tabelası görsem de yolu fazla karanlık olduğu için gitmedim. İstasyona dönüp tam uyumaya çalışacakken asayişimizin koruyucuları Polizia Locale’lerimizin Fiat Punto’larıyla bankta uyuyan tiplerin yanına sessizce yanaşıp kornaya abanmak suretiyle zıplattıklarını gördüm. Oturma yolunu tercih ettikten bir saat kadar sonra bu sefer yaya bir şekilde iki Polis memuru gelip “Buonasera” diye muhabbete girdiler. Ana fikri “sen ne ayaksın genç?” olan muhabbetin ilerleyen kısımlarında kendilerine tren bileti, oturma izni gibi çeşitli belgeler gösterdim. 50 metre uzaktaki merkezleriyle bir takım telsiz konuşmaları yaptıktan sonra adresimi aldılar. Bi terslik olup olmadığını sorduğumda “rutin kontrol yapıyoruz” diyip gittiler. Sonraki 3-4 saat gayet güzel bi şekilde mışıl mışıl uyumuşum. Sabah kalkıp Milano Centrale’me ve akabinde Como’ma rahatça gittim.
Bir fantastik yolculuğun daha sonuna gelmiştim. Her ne kadar durup durup patlamasına sinirlensem de Eyjafjallajökull sayesinde 2 gün Atina, 2 gün Roma, 15 dk Bologna ve 1 saat kadar Verona görmüş oldum. Konuyla ilgili kartospallar bazı şanslı okuyucularımızın adreslerine postalandı bile. Bir sonraki yolculuğum adını burdan söyleyip kendisini deşifte etmek istemediğim, üzerinde güneşin batmadığı bir ülke olacak. O zamana kadar sağlıcakla kalınız!
30 Mart 2010 Salı
Catalunya'dan Bildriyorça
Bir Pasquetta sabahından hepinize merhabalar efen'im. Bilmeyenler için (ben dahil) aktarıyım, Pasquetta, Pasqua'dan (Paskalya) sonraki pazartesi gününe deniyor. Veya öyle bişey. Ne işe yaradığı hakkında çok bi bilgim yok, çok da lazım diil. Ama tatil. Tatil güzeldir. Como bugün yine akıllara zarar bi turist akımına uğramış durumda. Yerlisi yabancısı, ipini koparan Como'ya gelmiş. Haftaiçi in-cin Champions League şeklinde olan bi şehrin haftasonları ve tatillerde nasıl bu kadar kalabalık olduğunu pek kafam almıyor. Yeri gelmişken yazının Pazartesi başlayıp Cumartesi bittiği gerçeğini de burdan sizlerle paylaşmak istedim. Neyse, Katalunya'daki maceralarımı aktarıciğm. İçimden bi ses çok uzun olucak diyo. Hazırlıklı olunuz. Bu arada Katalunya kartospalları şanslı okuyucularımızın adreslerine postalandı, hayırlara vesile olsun.
Bölüm 1: Girona I
Uçağa atlayaraktan gittiğimiz Girona çok güzel bir şehircik. Müzeleriyle uğraşmadan 1 günde gezilinebilir. Biz de aşağı yukarı böyle bişey yaptık zaten. Hostel'e yerleştikten sonra hemen dışarı attık kendimizi. Tıkınmalık bişeyler ararken “aa burda ayriş (Irish) pub varmış” dememle hep bir ağızdan koro şeklinde yükselen “o kadar Katalunya'ya geldik ayrişe mi gitçez şimdi” cevabını aldım ve sustum. Sonra değişik kişiler tarafından dile getirilen “aa nargileci” ve “aa Ristorante Toscana” önerileri de aynı şekilde grup olarak reddedildi. Sonra yolda durdurduğumuz iki Katalan çıtıra “biz tapas (tapas ne? Az sonra!) yemek istiyoruz, nerde var böyle güzel yapan” deyince kızlar “şurda biyer var” diye gösterdi. Gittiğimiz yerin adı da 'König' çıktı. Neyse dedik oturup yiyelim bari. Menü gelince bizimkiler “aa ne güzel hamburgerler varmış” demesiyle sinirlenip “o kadar yol gelip könige oturduk hala hamburger diyosunuz, hamburger mi arkadaşım buranın milli yemeği? Al beş yuroya bilet git Hamburg'a orda ye hamburgerini” dedim. Hep bir ağızdan “çok haklısın abi, çok doğru söylüyosun” dediler. Bu muhabbetlerin hepsi İtalyanca vuku buluyo tabi ama çevirileri aşşaa yukarı bu tarz şeyler. Söyledik tapas'ları geldi. Tapas dediğin şey böyle ufak kek-pasta tabağına atıştırmalık bişeyler koyup önüne iteliyolar. 4-5 tabak alıp yine 4-5 kişi hüpletiyosun. Olay bundan ibaret. Bizim aperitivo gibi ama biraz daha pahalısı. Tam Türkçe karşılığı meze diyebilirim. Olay genel olarak patates kızartması, rus salatası falan gibi şeyler. Böyle sarımsaklı zeytinyağının içinde yüzen küçük sardalyalar vardı, onlar dehşetti. Kişi başı beş eğuro gibi bi hesap ödedikten sonra akşam yemeğini hostelde yapmanın daha mantıklı olacağına karar verdik. Kalktık bakkala gittik, makarna falan aldık. Katalunya'da bakkal var. Bildiğin bakkal. Kasadaki amcada da tam bi bakkal tipi var. Yani 500 metre öteden bu adam ne iş yapıyo diye sorsan “kesin bakkalcı bu herif” derim. Evet 'bakkalcı', eminim o amca ufak çocuklara da para üstü yerine sakız veriyodur. Akşam yemeği için özel olarak İtalyan aşçımız tarafından hazırlanan makarnalarımızı da yedikten sonra yapçak işimiz yok bari Wii (Wii ne? Ara bul kardeşim herşeyi devletten bekleme) oynıyalım dedik. Biz bowling oynarken iyi bi hareket yaptıkça böyle arkadan alkışlayan, efekt yapan tipler var. Dedik gelin birlikte oynıyalım, eleman dedi yok ben fazla içtim beceremem şimdi falan. Neyse muhabbet falan cart curt, bunlar Polak çıktı. Dedik biz birazdan dışarı çıkçaz bişiler içmeye istiyosanız gelin. Yok dedi biz uyıcaz şimdi yarın napıyosunuz. Dedik Figueres'e gidicez Dali Müzesi'ne siz de gelin. Tamam olur dediler gittiler. Bu arada İngiliz aksanıyla konuşan fakat zerre İngilize benzemeyen bi kız geldi böyle kara kuru bişey. Nerden geldi onu da anlamadım. Onunla işte Wii oynadık biraz, meğersem bu da Galliymiş. Bizim elemanın “anaa demek hakkatten öyle bi ülke (Galler) var” demesiyle kız biraz bozulur gibi oldu. Sonra dedik hadi diskoya gidelim, yine önceden konuştuğumuz iki (bunlar başka) Katalan kızın tavsiyesi üzerine biyere gittik. Gittiğimiz yer böyle garip biyer çıktı. Elemanın biri sahneye çıkmış böyle Katalanca stand-up yapıyodu. Hiçbişey anlamadık ama ben kendi adıma eminim ki adamın kendisi komik bi abi. Ayıp olmasın diye grupla birlikte güldük falan. Abi bitirdi şovunu gitti, mekan da birden bi boşaldı. Saat 12 ama. Dedik bunlar gitçek yenileri gelcek heralde. Bi 20 dk bekledik. Baktık bi numara yok çıktık dışardaki meydana firizbi fırlattık azcık. Her gelen de “biz de oynayak mı abey” gibisinden laflar ediyo. Bizim attığımız diskler 60-70 metre giderken bu elemanlar 20 metreden dağa taşa atınca kendileri de anladılar tabi bişeyin ters olduğunu. Sonra biz de hostele dönüp yattık.
Bölüm 2: Figueres, Salvador Dali Müzesi ve Oynıyan Oyncaklar
//Flashback//
Arkadaşla uçakta Girona'da naapıcaamızı konuşurken “Gaudi'nin evi varmış ona gideriz” dedi. Ben de “hadi ya, ben Dali Müzesi varmış diye duydum ama ona da bakarız” dedim. Hosteldeki ablaya sorunca “Gaudi'nin evi mi? Hahahah, Dali müzesi lan o!” gibisinden bi cevap aldık ama orası bizim gönüllerimizde “Gaudi'nin evi” olarak yer etmişti artık.
//Flashback//
Akşamına Lloret de Mar'a gideceğimizden mütevellit sabahın erken saatlerinde Szymon ve Aneta'yı da alıp Figueres yollarına düştük. Figueres'e Girona'dan yarım saatlik bi tren yolculuğuyla ulaşmak mümkün. Öyle olunca da kalktık trene binip gittik. Figueres'te görülücek çok fazla bişey olduğunu sanmıyorum. Olsaydı görürdük. Figueres'in tek olayı müze gibi. Gelen müzeye geliyo ama adamlar o müzeden dünyanın parasını kırıyo. Biz gittiğimizde hafta içi olmasına rağmen yüzlerce Fransız öğrenci vardı. Permesso di Soggiorno'nun ilk faydasını da Müze girişinde gördüm. 6 aydır bir türlü elime geçemeyen öğrenci belgemin yerine kendisini ve üzerindeki 'studio' yazısını görünce gişeci teyze bana öğrenci bileti verdi. Çok da mutlu oldum. Zaten teyzenin önüne hergün bin tane öğrenci geliyo onunla mı uğraşıcak. Szymon da en son 2004'te uğradığı okulun kartını gösterdi, teyze ona da indirimli bilet verdi. Müze genel olarak çok güzel. Salvador Dali'nin nasıl bir yaşam formu olduğunu hala çözebilmiş diilim. Bu galaksiden olmadığı çok belli. Diğer bir ilginç nokta ise adamın benim saydığım 5 değişik imzası var, sanatının değişik dönemlerini vurguluyo olabilir, tam bişey diyemiycem. Müze hakkında daha fazla konuşmak da yersiz, isteyen gidip görsün. Diğer ilginç bir olay da şu şekilde gerçekleşti; aşağıdaki videoda görülen şeylere para vererek 5 euro gibi hatırı sayılır bir Figueres hatırası edinmiş bulunmaktayım.
Olayı özetlemek gerekirse dünyanın her yerinde satılmakta olan bu şeyler hiçbir şekilde çalışmamakla birlikte güzel birer turist kazıklama atraksiyonu. Symon ve Aneta da “sen ses mühendisliği okuyosun, nası oluyo bu iş” dediğinde “ee şey, hoporlör, mıknatıs, manyetik alan falan heralde” şeklinde müthiş bir sıkışla olayı geçiştirdim. Dalgaları aldıktan yaklaşık 3 dakika sonra aklımdan “gidip şu herife çalıştır bakalım bunları desem mi acaba” diye geçirdim ama grup olarak gezmenin böyle de bi dezavantajı var; adamlar 5 kişi kaptırıp gidince “durun bi şunları denettiriyim” diyemiyosun. Ama burdan yetkililere sesleniyorum; vallaha da billaha da Eda için aldım. Yani yeğenciğim böyle bakıp sevinsin falan diye. Hemi de Sıpancbab'la Petrik aldım. Artık çocuğun eline tutuşturup, yutubu açıp “bak amcanın senin için yediği kazık” diye anlatırsınız.
Bölüm 3: Lloret, Turnuva ve 23. Geleneksel Amele Yanığı Şenlikleri
Yazımın 3. bölümüne başlarken şunu belirtmeden edemeyeceğim ki taytlı kızlardan kaçış yok. Mitoz mu bölünüyo arkadaş bunlar? Nereye gitsem ortalığı taytlı kızlar işgal etmiş durumda. İsfeç, İsfiçre, İtalya, İspanya... Kısacası adı 'İ'yle başlayan bütün ülkeler bu kızların istilası altında, kısa bir zaman dilimi içinde Almanya'ya gideceğim ve orda durumun farklı olduğunu da sanmıyorum. Bu zavallı kızcağızlarımız 10 sene sonra açıp fotoğraflarına bakınca diycekler ki “Iyy ne iğrenç giyiniyomuşuz” diycekler. Evet diycekler bunu. Neyse bana ne milletin taytından. Lloret Katalunya'nın meşhur Costa Brava'sının güzide bir tatil mekanı. Barcelona'nın Silivri'si de denebilir. Kim sorarsa 'Beach Ultimate' turnuvasına gittik ama kumsal dediğin şey irili ufaklı (daha çok irili) taşlardan ibaret. Bu bağlamda yanımda götürdüğüm çorap görünümlü ayakkabılarımın çok faydası oldu. Normalde çorapla oynanan zeminde ayaklarımı korumuş oldum. Ama son gün çorbada tuzum olsun diye de Sıpancbab (evet yine Sıpancbab) çoraplarımı feda ettim. Şöyle ki ortalama bir oyuncu günde 1 – 1,5 arası çorap haşat etmekte, organizatörler de 'Sock Destroying Contest' adı altında bir yarışma düzenlemişler. Buna göre en çok çorap parçalayan takım seneye yapılacak turnuvaya direk katılma hakkı elde ediyor. Biz Sock Destroying Contest'te 2. bilemedin 3. olduk. Normalde de 24 takım arasında 15. olduk. Zaten önemli olan katılmaktı. Ben fazla süre almadığım gibi takıma fazla katkım da olmadı. Yanlız o diil de ne içildi arkadaş. Yani bira içildi genelde de her akşam parti her akşam parti. Detaylara fazla girmek istemiyorum. Lloret güzel mekan. Yazın iş çıkar. Bu arada Lloret'de öğrendiğim çok önemli iki şey oldu. Bunlar;
1- Bir insan aynı hatayı üst üste kaç kez yapar?
Bu sorunun cevabı 23 ve üstü. Özetlemek gerekirse bu senenin deniz sezonunu biraz erken de olsa açmış oldum ve nur topu gibi de bir amele yanığım oldu. Her sene aynı muhabbet. Sen her gün 10 saat kafan yukarda frizbi peşinden koşarsan olucaa bu. Hadi koş tamam da sana sunulan güneş kremini “yok lazım diil” diye niye geri çeviriyosun be saf! Neyse ki geçti şimdi, ama ilk 'kırmızı' zamanları çok feciydi. İyi yataklık falan olmadım.
2- 'Altta kalanın canı çıksın!' uluslararası bir oyun mu?
Bu sorunun cevabı da 'Evet'. Tecrübe etmek biraz acı da olsa alnımın akıyla bu işin üstesinden (veya altısından) geldim. Bu arada oyunun İtalyanca adı da 'Tutti su X!' burdaki X'i altta kalan kişinin adıyla değiştirmek kafi.
Turnuva ve Lloret ile ilgili aktarıciğm şeyler bu kadar. Bir takım fotoğraflara şurdan ulaşılabilinir.
Bölüm 4: Girona II, Katalunya ve Beynelmilel 'Mal Teyze' Terörü
Herkesin dönüş bileti turnuvanın son günü, benimki de turnuva bittikten bi sonraki gün olduğundan mütevellit bir kere daha Girona'yı ziyaret etme fırsatı buldum. Zamanım kısıtlı olduğu ve ekonomik durum pek el vermediği için Barcelona'ya gidemedim. Artık bir sonraki sefere. Girona'daki son günümde Katalunya hakkında biraz daha detaylı bilgi edinme fırsatım oldu. Genel olarak bilinen “Katalunya, İspanya'ın Kürdistanı” benzetmesi ise alabildiğine yanlış. Katalunya resmi olarak tanınan bir bölge. Kendi dilleri (Katalanca) var ve bu Katalunya'nın resmi dili. Yani herhangi bir devlet memurunun vatandaşla İspanyolca konuşma zorunluluğu yok ama genelde herkes İspanyolca bilmekte. Bazı çok yaşlı insanlar İspanyolca bilmediği gibi bazı gençler de Katalanca bilmiyormuş. Tabi bunların ikisi de çok az rastlanan durumlar. İspanya'nın geri kalanını görmesem de Katalunya'nın (Barcelona'nın katkısıyla) diğer kesimlerden daha gelişmiş olduğu söylenmekte. Ayrılmak istemelerinin sebebi de sanırım bu. Katalunya az çok Monaco'ya benzetilebilir. Kendi iç işlerini kendileri hallediyorlar fakat dış konularda İspanya'ya bağlılar. Zaten anladığım kadarıyla İspanya'nın geneli Krallığa bağlı eyaletler şeklinde. Bazı insanlar araba plakalarındaki 'E'yi kapatıp aynı fontla 'CAT' yazan stickerlar yapıştırmış. Bu stickerların fotoğrafını çekemedim fakat resmi görevdeki bi belediye otobüsünde bile gördük. Nerdeyse her balkonda Katalunya bayrağı görmek mümkün. Çoğu balkonda da Katalunya ve FC Barcelona bayrakları yan yana asılı. Bu insanlar için FC Barcelona gerçekten bir milli takım gibi. Bu arada (çoğu kişi bilmez) gezdiğim ülke bayrakları koleksiyonumun en ucuz parçasını Katalunya'dan aldım. Yarım günlük bir araştırmanın sonunda turizm ofisi'nin gösterdiği manifaturacıda (evet manifaturacı) metreyle satılan Katalan bayrağından yarım metre kestirdim ve 58 Euro Cent'e bayrak işini halletmiş oldum. Sonra da Girona pazarına gidip köy yumurtası aldım (ne alaka). Bi insan köy yumurtası aldığı için mutlu olur mu? Ben oldum. Çünki İtalya'da yok. Varsa bile ben bulamadım. Yumurtayı satan amcayla olan efsanevi diyaloğumu da unutamam. Amcanın sürekli İspanyolca bişeyler söylemesi üzerine benim İtalyanca cevaplar vermem ve en sonunda da amcanın “English?” demesiyle ortak paydada buluşmamız... Başka bir fantastik diyalog da hosteldeki 'mal teyze' ile aramızda geçti. Ocakta yumurta pişirirken İngilizce bilmediği her halinden belli olan 'mal teyze'nin el kol hareketiyle “işin bitti mi?” demesinden sonra “dos minutos” demem ve teyzenin boş gözlerle bana bakması, “due minuti” dedikten sonra biraz daha anlamlı gibi gözlerle fakat yine anlamayarak bakması... Dedim “nerelising sen?” dedi bu “Porketizliyik biz” ben de dedim “porketizce'de ne ki 2 dakka?” 'mal teyze' sakin bi şekilde “doys minyutos” dedi. Yani bu hikayeden çıkarıcağımız ders “Mal Teyze dünyanın neresinde olursa olsun türünün özelliklerini tamamiyle taşır” şeklinde olmalı diye düşünüyorum. Bir bölümün daha sonuna geldik, haftaya aynı gün ve saa...
Giriş, Gelişme veya benzeri bir oluşum olmadığı (veya olduysa bile benim göremediğim) halde yazılmaya çalışılan Sonuç
Efendim Katalunya ile ilgili aktarıcaklarım bunlarla sınırlı. Umarım okurken eğlenmişsinizdir. Bence Katalunya herkesin üşenmeyip gitmesi, görmesi gereken bir memleket. Yazımı noktalarken Malpensa hava alanında gecenin 2sinde (büyük ihtimalle açık unuttukları) kablosuz internet bağlantılarını eksik etmeyen Air France yetkililerine sevgilerimi sunmak istiyorum.
Esen kalınız...




















