30 Mart 2010 Salı

Catalunya'dan Bildriyorça

Önsöz


Bir Pasquetta sabahından hepinize merhabalar efen'im. Bilmeyenler için (ben dahil) aktarıyım, Pasquetta, Pasqua'dan (Paskalya) sonraki pazartesi gününe deniyor. Veya öyle bişey. Ne işe yaradığı hakkında çok bi bilgim yok, çok da lazım diil. Ama tatil. Tatil güzeldir. Como bugün yine akıllara zarar bi turist akımına uğramış durumda. Yerlisi yabancısı, ipini koparan Como'ya gelmiş. Haftaiçi in-cin Champions League şeklinde olan bi şehrin haftasonları ve tatillerde nasıl bu kadar kalabalık olduğunu pek kafam almıyor. Yeri gelmişken yazının Pazartesi başlayıp Cumartesi bittiği gerçeğini de burdan sizlerle paylaşmak istedim. Neyse, Katalunya'daki maceralarımı aktarıciğm. İçimden bi ses çok uzun olucak diyo. Hazırlıklı olunuz. Bu arada Katalunya kartospalları şanslı okuyucularımızın adreslerine postalandı, hayırlara vesile olsun.


Bölüm 1: Girona I



Uçağa atlayaraktan gittiğimiz Girona çok güzel bir şehircik. Müzeleriyle uğraşmadan 1 günde gezilinebilir. Biz de aşağı yukarı böyle bişey yaptık zaten. Hostel'e yerleştikten sonra hemen dışarı attık kendimizi. Tıkınmalık bişeyler ararken “aa burda ayriş (Irish) pub varmış” dememle hep bir ağızdan koro şeklinde yükselen “o kadar Katalunya'ya geldik ayrişe mi gitçez şimdi” cevabını aldım ve sustum. Sonra değişik kişiler tarafından dile getirilen “aa nargileci” ve “aa Ristorante Toscana” önerileri de aynı şekilde grup olarak reddedildi. Sonra yolda durdurduğumuz iki Katalan çıtıra “biz tapas (tapas ne? Az sonra!) yemek istiyoruz, nerde var böyle güzel yapan” deyince kızlar “şurda biyer var” diye gösterdi. Gittiğimiz yerin adı da 'König' çıktı. Neyse dedik oturup yiyelim bari. Menü gelince bizimkiler “aa ne güzel hamburgerler varmış” demesiyle sinirlenip “o kadar yol gelip könige oturduk hala hamburger diyosunuz, hamburger mi arkadaşım buranın milli yemeği? Al beş yuroya bilet git Hamburg'a orda ye hamburgerini” dedim. Hep bir ağızdan “çok haklısın abi, çok doğru söylüyosun” dediler. Bu muhabbetlerin hepsi İtalyanca vuku buluyo tabi ama çevirileri aşşaa yukarı bu tarz şeyler. Söyledik tapas'ları geldi. Tapas dediğin şey böyle ufak kek-pasta tabağına atıştırmalık bişeyler koyup önüne iteliyolar. 4-5 tabak alıp yine 4-5 kişi hüpletiyosun. Olay bundan ibaret. Bizim aperitivo gibi ama biraz daha pahalısı. Tam Türkçe karşılığı meze diyebilirim. Olay genel olarak patates kızartması, rus salatası falan gibi şeyler. Böyle sarımsaklı zeytinyağının içinde yüzen küçük sardalyalar vardı, onlar dehşetti. Kişi başı beş eğuro gibi bi hesap ödedikten sonra akşam yemeğini hostelde yapmanın daha mantıklı olacağına karar verdik. Kalktık bakkala gittik, makarna falan aldık. Katalunya'da bakkal var. Bildiğin bakkal. Kasadaki amcada da tam bi bakkal tipi var. Yani 500 metre öteden bu adam ne iş yapıyo diye sorsan “kesin bakkalcı bu herif” derim. Evet 'bakkalcı', eminim o amca ufak çocuklara da para üstü yerine sakız veriyodur. Akşam yemeği için özel olarak İtalyan aşçımız tarafından hazırlanan makarnalarımızı da yedikten sonra yapçak işimiz yok bari Wii (Wii ne? Ara bul kardeşim herşeyi devletten bekleme) oynıyalım dedik. Biz bowling oynarken iyi bi hareket yaptıkça böyle arkadan alkışlayan, efekt yapan tipler var. Dedik gelin birlikte oynıyalım, eleman dedi yok ben fazla içtim beceremem şimdi falan. Neyse muhabbet falan cart curt, bunlar Polak çıktı. Dedik biz birazdan dışarı çıkçaz bişiler içmeye istiyosanız gelin. Yok dedi biz uyıcaz şimdi yarın napıyosunuz. Dedik Figueres'e gidicez Dali Müzesi'ne siz de gelin. Tamam olur dediler gittiler. Bu arada İngiliz aksanıyla konuşan fakat zerre İngilize benzemeyen bi kız geldi böyle kara kuru bişey. Nerden geldi onu da anlamadım. Onunla işte Wii oynadık biraz, meğersem bu da Galliymiş. Bizim elemanın “anaa demek hakkatten öyle bi ülke (Galler) var” demesiyle kız biraz bozulur gibi oldu. Sonra dedik hadi diskoya gidelim, yine önceden konuştuğumuz iki (bunlar başka) Katalan kızın tavsiyesi üzerine biyere gittik. Gittiğimiz yer böyle garip biyer çıktı. Elemanın biri sahneye çıkmış böyle Katalanca stand-up yapıyodu. Hiçbişey anlamadık ama ben kendi adıma eminim ki adamın kendisi komik bi abi. Ayıp olmasın diye grupla birlikte güldük falan. Abi bitirdi şovunu gitti, mekan da birden bi boşaldı. Saat 12 ama. Dedik bunlar gitçek yenileri gelcek heralde. Bi 20 dk bekledik. Baktık bi numara yok çıktık dışardaki meydana firizbi fırlattık azcık. Her gelen de “biz de oynayak mı abey” gibisinden laflar ediyo. Bizim attığımız diskler 60-70 metre giderken bu elemanlar 20 metreden dağa taşa atınca kendileri de anladılar tabi bişeyin ters olduğunu. Sonra biz de hostele dönüp yattık.


Bölüm 2: Figueres, Salvador Dali Müzesi ve Oynıyan Oyncaklar



//Flashback//

Arkadaşla uçakta Girona'da naapıcaamızı konuşurken “Gaudi'nin evi varmış ona gideriz” dedi. Ben de “hadi ya, ben Dali Müzesi varmış diye duydum ama ona da bakarız” dedim. Hosteldeki ablaya sorunca “Gaudi'nin evi mi? Hahahah, Dali müzesi lan o!” gibisinden bi cevap aldık ama orası bizim gönüllerimizde “Gaudi'nin evi” olarak yer etmişti artık.

//Flashback//


Akşamına Lloret de Mar'a gideceğimizden mütevellit sabahın erken saatlerinde Szymon ve Aneta'yı da alıp Figueres yollarına düştük. Figueres'e Girona'dan yarım saatlik bi tren yolculuğuyla ulaşmak mümkün. Öyle olunca da kalktık trene binip gittik. Figueres'te görülücek çok fazla bişey olduğunu sanmıyorum. Olsaydı görürdük. Figueres'in tek olayı müze gibi. Gelen müzeye geliyo ama adamlar o müzeden dünyanın parasını kırıyo. Biz gittiğimizde hafta içi olmasına rağmen yüzlerce Fransız öğrenci vardı. Permesso di Soggiorno'nun ilk faydasını da Müze girişinde gördüm. 6 aydır bir türlü elime geçemeyen öğrenci belgemin yerine kendisini ve üzerindeki 'studio' yazısını görünce gişeci teyze bana öğrenci bileti verdi. Çok da mutlu oldum. Zaten teyzenin önüne hergün bin tane öğrenci geliyo onunla mı uğraşıcak. Szymon da en son 2004'te uğradığı okulun kartını gösterdi, teyze ona da indirimli bilet verdi. Müze genel olarak çok güzel. Salvador Dali'nin nasıl bir yaşam formu olduğunu hala çözebilmiş diilim. Bu galaksiden olmadığı çok belli. Diğer bir ilginç nokta ise adamın benim saydığım 5 değişik imzası var, sanatının değişik dönemlerini vurguluyo olabilir, tam bişey diyemiycem. Müze hakkında daha fazla konuşmak da yersiz, isteyen gidip görsün. Diğer ilginç bir olay da şu şekilde gerçekleşti; aşağıdaki videoda görülen şeylere para vererek 5 euro gibi hatırı sayılır bir Figueres hatırası edinmiş bulunmaktayım.



Olayı özetlemek gerekirse dünyanın her yerinde satılmakta olan bu şeyler hiçbir şekilde çalışmamakla birlikte güzel birer turist kazıklama atraksiyonu. Symon ve Aneta da “sen ses mühendisliği okuyosun, nası oluyo bu iş” dediğinde “ee şey, hoporlör, mıknatıs, manyetik alan falan heralde” şeklinde müthiş bir sıkışla olayı geçiştirdim. Dalgaları aldıktan yaklaşık 3 dakika sonra aklımdan “gidip şu herife çalıştır bakalım bunları desem mi acaba” diye geçirdim ama grup olarak gezmenin böyle de bi dezavantajı var; adamlar 5 kişi kaptırıp gidince “durun bi şunları denettiriyim” diyemiyosun. Ama burdan yetkililere sesleniyorum; vallaha da billaha da Eda için aldım. Yani yeğenciğim böyle bakıp sevinsin falan diye. Hemi de Sıpancbab'la Petrik aldım. Artık çocuğun eline tutuşturup, yutubu açıp “bak amcanın senin için yediği kazık” diye anlatırsınız.


Bölüm 3: Lloret, Turnuva ve 23. Geleneksel Amele Yanığı Şenlikleri



Yazımın 3. bölümüne başlarken şunu belirtmeden edemeyeceğim ki taytlı kızlardan kaçış yok. Mitoz mu bölünüyo arkadaş bunlar? Nereye gitsem ortalığı taytlı kızlar işgal etmiş durumda. İsfeç, İsfiçre, İtalya, İspanya... Kısacası adı 'İ'yle başlayan bütün ülkeler bu kızların istilası altında, kısa bir zaman dilimi içinde Almanya'ya gideceğim ve orda durumun farklı olduğunu da sanmıyorum. Bu zavallı kızcağızlarımız 10 sene sonra açıp fotoğraflarına bakınca diycekler ki “Iyy ne iğrenç giyiniyomuşuz” diycekler. Evet diycekler bunu. Neyse bana ne milletin taytından. Lloret Katalunya'nın meşhur Costa Brava'sının güzide bir tatil mekanı. Barcelona'nın Silivri'si de denebilir. Kim sorarsa 'Beach Ultimate' turnuvasına gittik ama kumsal dediğin şey irili ufaklı (daha çok irili) taşlardan ibaret. Bu bağlamda yanımda götürdüğüm çorap görünümlü ayakkabılarımın çok faydası oldu. Normalde çorapla oynanan zeminde ayaklarımı korumuş oldum. Ama son gün çorbada tuzum olsun diye de Sıpancbab (evet yine Sıpancbab) çoraplarımı feda ettim. Şöyle ki ortalama bir oyuncu günde 1 – 1,5 arası çorap haşat etmekte, organizatörler de 'Sock Destroying Contest' adı altında bir yarışma düzenlemişler. Buna göre en çok çorap parçalayan takım seneye yapılacak turnuvaya direk katılma hakkı elde ediyor. Biz Sock Destroying Contest'te 2. bilemedin 3. olduk. Normalde de 24 takım arasında 15. olduk. Zaten önemli olan katılmaktı. Ben fazla süre almadığım gibi takıma fazla katkım da olmadı. Yanlız o diil de ne içildi arkadaş. Yani bira içildi genelde de her akşam parti her akşam parti. Detaylara fazla girmek istemiyorum. Lloret güzel mekan. Yazın iş çıkar. Bu arada Lloret'de öğrendiğim çok önemli iki şey oldu. Bunlar;


1- Bir insan aynı hatayı üst üste kaç kez yapar?


Bu sorunun cevabı 23 ve üstü. Özetlemek gerekirse bu senenin deniz sezonunu biraz erken de olsa açmış oldum ve nur topu gibi de bir amele yanığım oldu. Her sene aynı muhabbet. Sen her gün 10 saat kafan yukarda frizbi peşinden koşarsan olucaa bu. Hadi koş tamam da sana sunulan güneş kremini “yok lazım diil” diye niye geri çeviriyosun be saf! Neyse ki geçti şimdi, ama ilk 'kırmızı' zamanları çok feciydi. İyi yataklık falan olmadım.


2- 'Altta kalanın canı çıksın!' uluslararası bir oyun mu?


Bu sorunun cevabı da 'Evet'. Tecrübe etmek biraz acı da olsa alnımın akıyla bu işin üstesinden (veya altısından) geldim. Bu arada oyunun İtalyanca adı da 'Tutti su X!' burdaki X'i altta kalan kişinin adıyla değiştirmek kafi.


Turnuva ve Lloret ile ilgili aktarıciğm şeyler bu kadar. Bir takım fotoğraflara şurdan ulaşılabilinir.


Bölüm 4: Girona II, Katalunya ve Beynelmilel 'Mal Teyze' Terörü



Herkesin dönüş bileti turnuvanın son günü, benimki de turnuva bittikten bi sonraki gün olduğundan mütevellit bir kere daha Girona'yı ziyaret etme fırsatı buldum. Zamanım kısıtlı olduğu ve ekonomik durum pek el vermediği için Barcelona'ya gidemedim. Artık bir sonraki sefere. Girona'daki son günümde Katalunya hakkında biraz daha detaylı bilgi edinme fırsatım oldu. Genel olarak bilinen “Katalunya, İspanya'ın Kürdistanı” benzetmesi ise alabildiğine yanlış. Katalunya resmi olarak tanınan bir bölge. Kendi dilleri (Katalanca) var ve bu Katalunya'nın resmi dili. Yani herhangi bir devlet memurunun vatandaşla İspanyolca konuşma zorunluluğu yok ama genelde herkes İspanyolca bilmekte. Bazı çok yaşlı insanlar İspanyolca bilmediği gibi bazı gençler de Katalanca bilmiyormuş. Tabi bunların ikisi de çok az rastlanan durumlar. İspanya'nın geri kalanını görmesem de Katalunya'nın (Barcelona'nın katkısıyla) diğer kesimlerden daha gelişmiş olduğu söylenmekte. Ayrılmak istemelerinin sebebi de sanırım bu. Katalunya az çok Monaco'ya benzetilebilir. Kendi iç işlerini kendileri hallediyorlar fakat dış konularda İspanya'ya bağlılar. Zaten anladığım kadarıyla İspanya'nın geneli Krallığa bağlı eyaletler şeklinde. Bazı insanlar araba plakalarındaki 'E'yi kapatıp aynı fontla 'CAT' yazan stickerlar yapıştırmış. Bu stickerların fotoğrafını çekemedim fakat resmi görevdeki bi belediye otobüsünde bile gördük. Nerdeyse her balkonda Katalunya bayrağı görmek mümkün. Çoğu balkonda da Katalunya ve FC Barcelona bayrakları yan yana asılı. Bu insanlar için FC Barcelona gerçekten bir milli takım gibi. Bu arada (çoğu kişi bilmez) gezdiğim ülke bayrakları koleksiyonumun en ucuz parçasını Katalunya'dan aldım. Yarım günlük bir araştırmanın sonunda turizm ofisi'nin gösterdiği manifaturacıda (evet manifaturacı) metreyle satılan Katalan bayrağından yarım metre kestirdim ve 58 Euro Cent'e bayrak işini halletmiş oldum. Sonra da Girona pazarına gidip köy yumurtası aldım (ne alaka). Bi insan köy yumurtası aldığı için mutlu olur mu? Ben oldum. Çünki İtalya'da yok. Varsa bile ben bulamadım. Yumurtayı satan amcayla olan efsanevi diyaloğumu da unutamam. Amcanın sürekli İspanyolca bişeyler söylemesi üzerine benim İtalyanca cevaplar vermem ve en sonunda da amcanın “English?” demesiyle ortak paydada buluşmamız... Başka bir fantastik diyalog da hosteldeki 'mal teyze' ile aramızda geçti. Ocakta yumurta pişirirken İngilizce bilmediği her halinden belli olan 'mal teyze'nin el kol hareketiyle “işin bitti mi?” demesinden sonra “dos minutos” demem ve teyzenin boş gözlerle bana bakması, “due minuti” dedikten sonra biraz daha anlamlı gibi gözlerle fakat yine anlamayarak bakması... Dedim “nerelising sen?” dedi bu “Porketizliyik biz” ben de dedim “porketizce'de ne ki 2 dakka?” 'mal teyze' sakin bi şekilde “doys minyutos” dedi. Yani bu hikayeden çıkarıcağımız ders “Mal Teyze dünyanın neresinde olursa olsun türünün özelliklerini tamamiyle taşır” şeklinde olmalı diye düşünüyorum. Bir bölümün daha sonuna geldik, haftaya aynı gün ve saa...


Giriş, Gelişme veya benzeri bir oluşum olmadığı (veya olduysa bile benim göremediğim) halde yazılmaya çalışılan Sonuç


Efendim Katalunya ile ilgili aktarıcaklarım bunlarla sınırlı. Umarım okurken eğlenmişsinizdir. Bence Katalunya herkesin üşenmeyip gitmesi, görmesi gereken bir memleket. Yazımı noktalarken Malpensa hava alanında gecenin 2sinde (büyük ihtimalle açık unuttukları) kablosuz internet bağlantılarını eksik etmeyen Air France yetkililerine sevgilerimi sunmak istiyorum.


Esen kalınız...



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder